Forum Ana Sayfa » Genel Sohbet » Bir Fincan Kahve
Okuduğumuz Kitaplar

Bölüm Yetkilileri: Moderator
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 7. sayfa (Toplam 7 sayfa) [Bu başlıkta 133 mesaj bulunuyor] « Önceki konuSonraki konu »
Sayfa:: « Önceki 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7
Yazar Mesaj
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 30 Aralık 2016, 14:20

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Şubat 2016, 195 s.

BABA

Kitabın adı ''Kırmızı Saçlı Kadın'' değil mi? İnsanda şöyle bir his uyandırıyor: Ya bir âşk işlenecek ya da bir tablodaki kadın konu edinecek. En azından ben bu kitapla ilk karşılaştığımda gözümde böyle bir şey canlanmıştı. Yani ana temaya iştirak edecek olanı düşündürten konu bu olmalı. Ama değil.
Cem, babası evi terk edince Mahmut Usta adında biriyle kuyu işine giriyor. Su bulana kadar sürekli kazıyorlar. Bu konuyla giriş yapması hoşuma gitti. Mahmut Usta ile Cem'in arasındaki münasebet, Cem'in yazar olma isteği, akışa efsanevi, özellikle baba-oğul ilişkisini konu alan hikâyelerin konu edinmesi ana olaymış gibi yansıyor okuyucuya. Uzunca bir süre de böyle gidiyor. Kırmızı saçlı kadınla tanıştıktan sonra bile onun üzerinde durulur sanıyorsunuz ama boşuna o düşünceye kapılmayın çünkü kırmızılı kadın şöyle birkaç sayfaya serpiştirilip yüzeyde kaybedilmiş ve kitabın da bir ''kaygı'' gayesiyle oluşturulduğu hissi uyandırıyor.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve sadece üçüncü bölümde kırmızı saçlı kadına yer verilmiş; o da birkaç sayfa. Mahmut Usta daha bir aktif rol oynuyor kitapta. Hatta okurken gözümde sürekli bir anlatıcı olarak canlandı.
Ana tema baba kavramı. Babasız büyümeye devam eden Cem, Mahmut Usta'yı da bir baba gibi sahipleniyor. Baba-oğul arasındaki münasebetleri konu alan eserler olarak Kral Oidipus'tan ve Firdevsî'nin Şehnâme'sinden yararlanılmış. Oidipus, Rüstem ile Sührab ana temayı oluşturan temel dayanaklar. Bu şekilde mitolojik havayla işlenmesi kitaba her ne kadar bir nebze ruh katmış olsa da genel anlamda kitap ruhsuz. Okuyorsunuz, anlıyorsunuz, hayal dünyanızda şekillendiriyorsunuz ama o dünyaya dair herhangi bir ruhu hissetmiyorsunuz. Bu hikâyelerin çok fazla kitabın gidişatına işlenmiş olması kırmızı saçlı kadını sanki konuk oyuncuymuşçasına gölgede bırakıp kitaba dahil edip çıkartıyor. Kırmızı saçlı kadını hiç merak etmedim açıkçası kuyu işinin ve efsanelerin daha ön plânda ve etkileyici olmasından ötürü.
Kitapta ruhuma işleyen tek yer vardı o da babasıyla ilgili olan kısımdı. Cem'in babasıyla denizde yüzmeyi öğrenmeye çalıştığı yerde babasının boynuna sarılarak onun kokusunu tarif ediyor ya işte o kısımda kalbimden dışarı atamadığım sıkıştırılmış, boğazımda düğümlenen bir ağlamak peyda oldu. Babalarla ilgili hassas bir durumunuz söz konusuysa ya da ona bir kere bile sarılmamışsanız, kokusunu hiçbir zaman almadıysanız, aranızda daima iki yabancıymışsınız gibi bir mesafe varsa öylesine sade ama etkili bir benzetmeden etkilenmeniz mümkün. Yahut bir elin size uzanmasını istediğiniz bir vakitte ''Hadi kızım/oğlum, korkma, ben yanındayım.'' dememişse hiç babanız, yine o özlemle ve yalnızlıkla boğazınız düğümlenebilir.
Son olarak anlatımı usta bir kalemin elinden çıkmış gibi değildi. Sanki koşarak yazılmış da içine ruh katılmamış gibi yalındı, birkaç saate sıkıştırılmış bir film gibiydi. Hele o ''bazan'' kelimesini her okuduğumda duraksadım ve dikkatimi dağıttı. Ağdalı bir üslup kullanılacaksa bunun sırıtmayacak şekilde çoğu yerde kullanılması bana göre daha akıcı durur. Bu şekilde sadece bir tane kelimenin ön plânda olması akışı olumsuz etkiliyor. Kadın erkek ilişkili bir kitap umarken baba-oğul ilişkili, baba özlemi, babanın varlığının zorunluluğu gibi konular çerçevesinde bir anlatım söz konusu. Beni tatmin etmedi kitap açıkçası.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 02 Ocak 2017, 06:18

[Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer, Thomas Catchcart & Daniel Klein,
Çeviri Algan Sezgintüredi, Aylak Kitap, 8. Baskı, İstanbul, Kasım 2010, 190 Sayfa]


FELSEFESPRİ

Adı dikkatimi çektiği için almıştım kitabı. Bir de ornitorenkler bana pek bir sevimli gelmiştir. Telaffuz ederken gülümseyesim geliyor nedense. Kitabı görünce neden o kadar hayvan içinden ornitorenk diye merak ettim, ornitorenkle-bar arasında nasıl bir felsefe kuracak ki dedim. Kitaba başlayınca gözüm direkt ornitorengi aradı açıkçası ama ilerledikçe sahneye hemen çıkmayacağını farkettim.
Felsefeye mizahi yönden yaklaşmış bu kitap. Espritüel örnekleriyle soyut tanımdan oluşan terimleri bir anlama oturtmaya çalışmış ve buna da felsefespri demiş iyi de demiş. Severim kelime oyunlarını. İçinde yer alan çoğu örnekleri biliyordum o yüzden komik karşıladığım sadece bir iki örnek vardı. Okunması kolay, zevkli bir anlatım metodu olmuş. Stand-up gösterilerinin kitaplaştırılmış hâli yani. Kitabın sonundaki kronoloji ve sözlük detayı da iyi düşünülmüş. Esprili örnekler felsefenin zınk diye oturtulduğu yani etkili vuruşun sergilendiği parçası oluyor. İçindeki öğretileri anlaşılır kılmak için sayfalar arasında bir seyahate çıkartıyorlar sizi. Çoğu kez filozoflarla tanışıyorsunuz, doğal olarak. Yürüdükçe David Lynch'in Mulholland Çıkmazı'nda buluyorsunuz kendinizi. Ya da bir müzisyenin yanında ruhunuzu dinlendirirken.
Sonuç olarak kıyafetiniz üstünüze oturmuyorsa siz onun üstüne oturun diyor ve kitabı okuyacaklar için de ''Bon Appétit!'' diyorum.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 09 Ocak 2017, 23:31

Filozofun Mutluluk Seyahatnamesi(Epikuros'la Felsefi Yolculuklar), Daniel Klein, Aylak Kitap,
Çeviri Algan Sezgintüredi, 1. Baskı, Mart 2013, İstanbul, 153 Sayfa

NASIL İHTİYAR OLUNUR?

Kitabın ana teması ''Nasıl İhtiyar Olunur?'' ya da ''Nasıl İyi Bir İhtiyar Olunur?''.
Bir insan ihtiyarlığını nasıl geçirmeli sorusunu yönelterek başlıyor seyahatine yazar. Yaşam, ölüm, sevgi kavramlarından çok bunun ihtiyarlıkla ilintisine değiniyor. Her bölümde ihtiyarlığı farklı bir ''iyi'' çağrışımıyla ele alıyor. Hayatın alışılagelmiş dizilimini - doğ, büyü, olgunlaş, ihtiyarla, öl - bir kenara atarak güzel ihtiyarlamaya odaklanmamızı söylüyor. Kişi, kendi yaşam dizilimini kendi kurabiliyor diyor aslında. Yaşantımıza konduracağımız hazları ararken birçok bilimadamı, psikolog ve filozoflardan yararlanıyor. İhtiyarlığın çocuksuluğundan, bilgeliğinden, cinsellik üzerindeki etkisinden ve sona yaklaştığı dönemin yansımalarından ''ölüm'' bahsederken bu konudaki filozofları esin kaynağı seçiyor ve onların görüşlerine katıldığı katılmadığı çerçevede konuyu ele alıyor.
Kitaba başladığımda felsefesi yapılan temel taşın ihtiyarlık olması nedense ihtiyarlığın o otantikliğini yansıttı bana. En sevdiğim bölümü ise ihtiyarların oyun oynaması bölümünü işleyen kısmıydı. İçimizdeki çocuğu her daim oynatalım diyor. İhtiyarları da bu düşüncesi çerçevesinde bir hayli oynatıyor. Çok keyif aldım o kısımdan ama kitap Platon'un kolunda ornitorenkle bara girmesi kadar çekici değildi. Onun yanında biraz daha temposu düşük ve pasif kalıyor.
İhtiyar dedik de küçük bir anı çerçevesinde konuyu kitaptaki bir yaklaşıma bağlayayım. Dedelerimiz ve haminnelerimiz yaşlandıkça daha çok konuşmaya başlar. Hatta insanın sabrını bir hayli sınarlar. Benim haminne de öyle. Sürekli ardı arkası kesilmeyen bir muhabbete başlar. Geçmişten bahseder. Aralıksız soluksuz anılarını anlatıp durur. Yetmezmiş gibi tekrar başa alıp bir daha anlatır. Bir daha bir daha derken sonunda yorulup uyuyakalan ben olurum. Sanırım ben uyuduğum vakitte bile anlatmaya devam ediyormuş. Halbuki saatlerce konuşan babaannem iken yorulan ben oluyorum. Sayesinde kendimi daha yaşlı hissediyorum ve babaannem hep gözüme dinç geliyor o vakitlerde. Peki neden hep geçmişten bahsederler? Çoğu ihtiyarlar öleceğiz artık vaktimiz geldi gibi karamsarlığa düşerken benim haminne sürekli geçmişini yâd eder bunu üstelik büyük bir hazla yapar. Yazar da benim sorduğum soruyu sorup cevap vermiş bu kitabında. Diyor ki; umuttan çok anılarla yaşar ihtiyarlar. Umut, geleceğe işaret eder, geleceğe özgüdür. Halbuki onlara hayattan ellerinde kalan upuzun bir geçmiştir, gelecekten ziyade. Bu yüzdendir ihtiyarların geçmişten bahsedip gevezelik etmeleri.
İhtiyarların vakitten bol neyi var ki yapacakları bir şeyleri olmayınca sıkılıp dururlar. Sürekli bir uğraş ararlar ama uğraşı ararken yorulup yine sıkılırlar. Hatta bazen atarlanıp onca ihtiyarlayacak insan varken neden ben diye de sorgularlar. Can sıkıntımın sebebini buldum, ihtiyarlıkmış diyor yazar. Sanırım benim de ihtiyarlıktan muzdarip imiş can sıkıntım.
İhtiyarlığa dair hazzı aramadaki seyahatinde yazar yediğim içtiğim bana kalsın dememiş yediği her şeyi de yazmış. Kitabın bir yerinde ''karnım aç'' diyor halbuki karnı aç olması gereken biziz. Toksam da aç oldum sayesinde, satırlar arasında dolandığım vakitler boyunca.
Açım ben!
Gelelim çevirmene ve anlatım tarzına. Bu çevirmenden okuduğum ikinci kitap. Çevirmeni biraz araştırdım önceki çevirilerinden ötürü bir hayli taşlanmış. Lakin kitapta gördüğüm kadarıyla sade bir dili vardı. Anlaşılırdı. Ama bazı cümleler bir hayli bozuktu. Anlatım bozukluğu desem o da değil anlatım bozukluğunda bile insan ne dendiğini cümle bozuk olsa bile anlar ama bunda cümleyi çevirmiş de toparlamadan bırakmış gibi anlamsızcaydı. Öyle birkaç cümle var. Yazarın, anadili olmayan dilimdeki dilbilgisi ve cümle hatalarımı eşim düzeltti demesine bakılırsa çevirmenin anlaşılmaz cümlelerinin sebebi anadilde hatalı kalmış cümleden kaynaklanıyor da olabilir. Çoğu cümleler teşbihten oluşuyor ve bir kısım teşbihleri beğendim.
Son okuduğum ve hâli hazırda okumakta olduğum kitapla birlikte toplam dört kitaptır Kral Oedipus geçiyor kitaplarda. Kral Oedipus'u okumuş kadar oldum sanki. Ne tesadüftür ki okuduğum kitaplar ve izlediğim filmler birbirleriyle bağlantılı denk geldi. İzlediğim Serpico filminin müziğini yapan Mikis Theodorakis'i de bu kitapta görmek bir ayrıcalıktı. Frank Sinatra albümüne de felsefik bir seyahate çıkıyorsunuz.
Sonuç olarak, kendimi çok ihtiyar hissediyorum artık. Smile


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 27 Ocak 2017, 17:28

[Maldoror'un Şarkıları, Comte De Lautreamont, Kırmızı Yayınları,
Çeviri: Özdemir İnce, 1.Baskı, 2008, İstanbul, 320 Sayfa]

Öncelikle çevirmenden bahsetmek istiyorum. Özdemir İnce zaten kitabın içinde de açıklamasını yapmış çeviri kokan çeviri yaptığının. Normalde çeviri kokan çeviriler anlatımı bayağılaştırır. Bir parça çevirmen yorumu serpiştirilmesi gerekir ki motamot cümle çevirilerinden arınsın ifadeler ve salınabilsin dizelerde duygular rahatlıkla. O yüzden çeviri kokan çeviri yaptım dediğinde biraz tereddütlü yaklaştım. Lakin sandığım gibi olmadı. Aksine istenen kelimeyi anlayacağımız şekilde -en bariz örneği; yatak yerine tahta demesi gibi- yazsaydı cümlenin esprisi kaçabilirdi. Eserde kaynağı ne olursa olsun ''Güç''e karşı başkaldıran, hoyratça kükreyen şarkılar mevcut. Tanrıya ve insana başkaldırısını sürrealist bir yaklaşımla ele alıyor. Bu şarkıların aktarım şekli ise düzyazı-şiir niteliğinde. Öylesine bir aktarımda olması gereken çeviri yöntemini seçmiş bana göre çevirmen. Bazı yerlerde bu yöntem fazlaca düşündürtüyor acaba kastettiği bu muydu şu muydu diye. Düşünüzde birden fazla kapı açılabiliyor. Kapının ardından başka bir kapı aralanabiliyor. Çeviri kokan bir metin ortaya çıkarmasını da kendi dilinde yabanıl ve azgın bir metni Türkçe'de ehlileştirmenin haksızlık olacağı şeklinde ifade ediyor. Şarkılardaki alaycı dili vurguyla ön plâna aktarmak için de Osmanlıca sözcüklere başvuruyor.
Bu kitap bambaşka bir şey olmuş. Adeta bir tablo... Ve o tabloya içinde barındırdığı hırçın, isyankâr ve karanlık duyguların renklerini resmetmiş. Resmetmekle de kalmayıp zihnimize bilhassa kendisi zorla nakşediyor ilmek ilmek. Şarkılara başladığınız anda tiyatro sahnesine adım attınız demektir. Zira dönem tiyatrosunda kostümleri kuşanıp nidalar atıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Bu bir tirat ya da bir tını eşliğinde sergilenen balat şekline bürünüyor akışa göre. Şaha kalkıyor adeta tüm kelimeler ve içinizdeki her duyguya tekme atarak coşturuyor sizi. Lakin beklemeyin öyle güzel sözler, hoş nağmeler bu eserden. İyiliği bir çare olarak benimsetmek amacıyla umutsuzluğu dile getiriyor yazar. Karanlık duygularla batırıyor siyah mürekkepli hokkasına divitini, aydınlığı çıkarmayı da biz okurlara bırakıyor. Kullandığı her kelime sanat kokuyor. Sadece karanlık ve biçare duyguları işlemesi bana Edgar Allan Poe'nun kitabındaki ifadesini anımsattı. Kara Kedi kitabında tiksinç ve karanlık duyguların da ele alınması gerekiyor demişti.
Tefrika roman yöntemi de kullanılarak bu kadar geniş kapsamlı bu şaheser 22 yaşında bir yazarın kaleminden çıkıyor ve 24 yaşında da intihar etmiş.
Çok etkilendim şarkılardan ve bu eserden. Çok fazla rahatsızlık duyacak olanlar da olacaktır elbet işlediği hassas konuların bu kadar vurdumduymaz bir hoyratlıkla ele alınmasından. Lakin bu ifadelerin fevkaladeliği gerçeğini değiştirmiyor. Keza kitabın etkileyiciliğini de.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 31 Mayıs 2017, 01:55

[Biri, Hiçbiri, Binlercesi/Uno, Nessuno E Centomila, Luigi Pirandello, Çeviri: Nazlı Birgen-Birgül Göker,
Aylak Adam Yayınları, 2. Baskı, Ekim 2015, İstanbul, 234 Sf]

Luigi Pirandello 1934 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış yazarlardan biri. Bu eserinde insanın varoluşu ve kimliği üzerine yazıyor. Romanın kahramanı Vitangelo Moscarda'nın her zamanki gibi ilerleyen hayatı, karısının bir gün kendisine sorduğu ve burnun sağa doğru eğriliğinden bahsettiği o alelade soruyla altüst olur. İşte tam da bu soru yüzünden burnunun eğriliğine odaklanmakla başlayıp her gün git gide kendini daha da sorgulamaya ve parçalara bölmeye başlar. Kendini bulma arayışına girer. Bunu yaparken gördüğü herkesin fiziksel kusurlarını da yüzüne vurarak virüs gibi diğerlerine de bulaştırır bu varoluş sorgusunu. Şu soruları sormakla başlıyor kendisine: ''Moscarda kimdir? Kendi gördüğü mü yoksa başkalarının gördüğü mü?'' Kişilik bölünmesinin acımasızca ama mizahi bir yaklaşımla anlatıldığı eserde Vitangelo Moscarda adı bir süre sonra zihninizde Gregor Samsa gibi yer ediniyor. Kitabı okurken dikkat edin çünkü her an Vitangelo'nun sorduğu sorularla karşı karşıya kalıp kendi varoluşunuzu sorgulamaya başlarsınız: ''İnsan bir midir, hiç midir yoksa binlerce midir?'' (:

Kitaptan bir alıntı da bırakayım şuraya:

Alıntı:
"Oysa ben alışılmadık, yepyeni bir biçimde yalnız kalmak istiyorum -ki düşündüğünüzün tam tersi bir yöntemden bahsediyorum: Yani ben olmadan ve işte bu yüzden, yanımda bir yabancıyla yalnız kalmaktan.
...
Yalnızlık asla sizi de kapsamaz; sizi daima dışarıda bırakır ve sadece çevrenizde yabancı birinin var olmasıyla mümkündür: Nerede ve kiminle olursanız olun, tamamıyla yok sayılmalı ve siz de etrafınızdakileri tamamıyla yok saymalısınız ki arzu ve duygularınız kaygı verici bir belirsizlik içinde yitik, havada öylece asılı kalabilsin ve kendinizi kanıtlama arzunuz tamamen ortadan kalkarken, bilincinizin içtenliği de yok olsun. Sadece kendisinin yaşadığı, sizinse var olduğuna dair en ufak bir iz veya sese rastlayamayacağınız bir yerdedir gerçek yalnızlık ve nitekim orada yabancı olan da sizsinizdir. "


Ben kitabı ve üslubunu çok sevdim. Sadece elimdeki basımda biraz fazla yazım hatası vardı. Eğer kendinizi ve varoluşunuzu sorgulayan biriyseniz Vitangelo Moscarda size çok tanıdık gelecektir.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 01 Haziran 2017, 21:54

[Güneşli Gece, Nodar Dumbadze, Dedalus Kitap, Çeviri: Fahrettin Çiloğlu(Gürcüce Aslından), 1.Baskı, Şubat 2015, İstanbul, 230 Sf.]


Gürcü Edebiyatı'ndan okuduğum ilk eser. Fahrettin Çiloğlu tarafından Gürcüce aslından çevrilerek okurlara kazandırılmış. Kitabın arka kapağındaki şu yazı dikkatimi çektiği için aldım bu eseri: ''Ekşi'de, hakkında sadece iki entry de olsa, yaklaşık otuz yıl önce bir romanı Türk okuruna ulaşmıştı.'' Otuz yıl sonra Türk okurlara yeniden kazandırdığı eseri ''Güneşli Gece''. Açıp Ekşi'ye baktım kaç entry olmuş diye. Ekşi yazarlarından biri kitabın arkasındaki sitemkâr tanıtımdan dem vurarak bir şikâyeti daha dikkate aldıklarını belirtmiş.

Kısaca kitabın konusundan bahsedecek olursam:
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından hikâyenin ana kahramanı olan Teimuraz'ın(Kitapta bu isim toplam 6 farklı şekilde telaffuz ediliyor.) sürgünden sonra Tiflis'e dönmesi üzerine yaşadıklarını konu ediniyor. 12 yıllık sürgünün ardından annesiyle yaşadığı ilk karşılaşma, o yabancılaşmayla verdiği mücadelesi lirik bir hüznü anımsatıyor. ''Merhaba oğlum!'' diyen bir annenin 12 yıllık özlemle beklediği karşılık ''Merhaba hanımefendi!'' olmamalıydı. Oğlunu ölesiye özlemiş annenin bir umut dayandığı o özlem duygusunun ağırlığı insana karabasan gibi çöküyor. Araya sıkıştırmış gibi olacağım ama yazarın sanırım en sevdiğim yanı duyguları coşkulu işlerken uzatıp da süründürmüyor oluşuydu. Hayatı anlatılan Temo olmasına rağmen diğer kişiler de o oranda hikâyesiyle yer alıyor. Ana kahraman bastırılmıyor diğerlerinin hikâyesi anlatılırken. Ama diğerleri de ötelendirilmiyor. Aradaki dengeyi iyi kurmuş. Kitap, içinde barındırdığı ana konunun başlığı atılmış bölümlerden oluşuyor. Bu bölümlerin başlığı içindeki hikâyenin sinyalini veriyor. Betimlemeler, tanımlamalar, eleştiriler fazlaca yer alıyor. Sanki bulunduğu şehirde daha önce hiç yaşamamış gibi anlatıyor bazen şehri, insanları, şehri oluşturan dekorları. Mesela denize ve güneşe dair yepyeni bir tanım getiriyor. Bir fünikülerden iki gökyüzü betimleyip arasında yaşıyor. Onun betimlediği o zaman diliminde yeryüzü yok, sadece gökyüzleri var. Âşık olmadan önceki her şey anlamını yitiriyor ve bambaşka anlamlar kazanıyor. Her türlü sevgiyi tadıyor. Fazla acı çekmiyor ama. İki kadını seviyor. İlkinden ayrılışları sancılı olmuyor. İkincisini çok seviyor ama. Sürgünden sonra değişen kendinden ötürü etrafındaki her şeyi de değiştiriyor. Her şeyi sıfırdan öğrenen çocuklar gibi yeniden inşa ettiği dünyasını tarif ederken seçtiği metaforlarla bezeli anlatısı insanda capcanlı hisler uyandırıyor. Yazarın anlatım tarzı karmaşık değil. Öyle afili cümleler de kurmuyor. Yalın, dupduru bir anlatımla insanda bahar havası uyandırıyor. Anlatması gerekeni de hiçbir görüşe zarar vermeden, kimseyi kayırmadan, ırkçı söylemlere yol açmadan anlatıyor. Bu farklılıkları karakterlere yerleştirmiş. Misal; Guram adlı arkadaşı gözü kara, mert ve gamsız biri. Birkaç karakterden dahi ayrı roman çıkarmış aslında ama kitaba sığdırdığı kadarıyla bile iyi işlenmiş hikâyeleri. Eleştirdiği, hicvettiği yönleri de fazlaca mevcut. Sade anlatımını sisteme, eğitime, çocuklara bakışına ilişkin münazarayla derinleştirip kapsamını genişletiyor. Özellikle öğrencilere ve çocuklara tek bir açıdan baktıklarına, giyim kuşama göre insana biçilen değere ve bunun gelişmişlik düzeyine engel teşkil ettiğine, eğitim sisteminin nasıl işlediği ve nasıl işlemesi gerektiğine, suçluların topluma kazandırılmasının ne derece önemsendiğine, insana olan güvenin hangi sınırda olması gerektiğine ilişkin sorgulamalar çok yerinde ve ders verir nitelikteydi. Yergisini yaparken keskin yerlere dokundurmasına rağmen ince mizahı ve arabulucu ifadesiyle o keskinlikleri bilemiş oluyor. Hitler'in Stalin'le olan ilişkisine de bir piyes aracılığıyla değinmiş. Anlatım itibariyle yazarın çok naif bir anlatımı var. Tek yanlı değerlendirmemiş hiçbir şeyi. Karşıt taraf açısından da ele almış. O yüzden kitap bir anlatıcıyla ilerlese de daima münazara niteliği taşımakta. Değişen koşullar yeniden tanımlanırken zıtlarıyla birlikte ama kitabın farklı kısımlarında ele alınıyor. Misal; âşkı ve âşık olduğu dönemi tarif ederken sadece duyduğu mutluluğu anlatmıyor, olumsuz yanını da tasvir ediyor.

Kitabın tasarımının neden öyle olduğunu da arka kapakta belirtmiş. İlk başta çok renkli görünmesine rağmen tüm şehri ayakları altına almış bir yaylayı kaplayan çiçeklerin rüzgâr eşliğinde öte beri sallanması belirdi gözümde. Kapağında da serpiştirilmiş çiçekler var zaten. Ama kitapta bahsini ettiği denize düşen Ortanca çiçeklerinin resmedilmesiymiş. Sarı hilalin denize düşen çiçeklerin arasındaki sarı dalgalı yansıması da ''Güneşli Gece'' diye addedilen gecenin güneşi ve yakamoz sanırım. Keyifle okudum. Diyaloglar kısa, öz ve tadındaydı. Dokundurmaları da güzel kamufle edilmişti. En çok hoşuma gidenlerden biri ''Anne'' kavramının ''Tanrı'' ile yapılan benzetmesiydi. O kısım kitabı okuyunca ya da en azından alıntılardan daha iyi anlaşılır. Diğeri de ölüm üzerine yaptığı tanımlamaydı. Bu kısımlar daha vurguluydu.


[Cebi Delik/Hand To Mouth, Paul Auster, Can Yayınları, Çeviri: Seçkin Selvi, 6. Baskı, Nisan 2015, İstanbul, 136 Sf.]


''Yazar olmak, doktor ya da polis olmak gibi bir ''meslek seçimi'' değildir. Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve başka bir işe yaramayacağın gerçeğini de bir kez kabullenince ömrünün sonuna kadar uzun, çetin bir yolda yürümeye hazırlıklı olman gerekir.'' Ta ilk paragrafın içindeki bu alıntının üzerimde oluşturduğu uzun soluklu etkiyi tarif edemem. Bir hayaliniz var; yazar olmak. Lakin yazarlığın size uzun vadede bir getirisinin olmayacağının da farkındasınız. Ya çifte yaşam sürmeyi kabul edeceksiniz ya da kemeri sıkıp artık kemerde açacak delik kalmayana kadar yazdıklarınızı kıymetlendirecek bir arayışın peşinde koşacaksınız.

Paul Auster, yazar olma sürecindeki mücadelesini konu ediniyor bu eserinde. Bizim bir çırpıda yazdıklarını okuduğumuz, puanladığımız beğendim beğenmedim diye kestirip attığımız bir yazarın otobiyografisinin şu 100 küsur sayfaya nasıl sığdığını göreceksiniz. Sığar elbet. Cebi delik çünkü, yukarıdan atıyorsunuz aşağıdan düşüyor. Bir eserin oluşum sürecini en talihsiz hâlleriyle; ''Elimi attığım her şeyin kuruduğu bir dönem.'' diye nitelendirdiği hâlleriyle görüyoruz. Çaldığı her kapı yüzüne kapanıyor. Ailesiyle işler karışık, işin içine gönül meselesi de girince iyice nefes aldığı alan daralıyor. Karşılaştığı yenilgilerle insan nereye kadar başa çıkabilir, ya da sonucunu öngördüğü bir hayali nereye kadar sürdürebilir? ''Sonuna kadar.'' diye cevap veriyor Paul Auster. ''İlle de şuyum buyum eksik olmasın diye bir derdim yoktu, yoksulluktan da korkmuyordum. Tek istediğim, becerebileceğime inandığım işi yapma fırsatını yakalamaktı.'' Diyor başka alıntısında. Bu düşünceyle çıkıyor yola. Lakin paranın kuvveti onu her seferinde yere seriyor. Defalarca kez yazdıkları kabul görmüyor. Parasız kalıyor. İstemediği tonlarca geçici işler yapıyor. Kıt kanaat geçinmesine yeterli olandan fazlasında gözü olmadığı için ona göre hesabını yaparak adım adım ilerlemeye devam ediyor. ''Artık kitaplardan söz etmek değil kitapları yazmak istiyorum.'' Diyor diğer alıntısında ve bu âşkla yanıp tutuştuğunu gösteriyor. Bir yazarın yazar olma sürecindeki yenilgilerini, yitiklerini okudukça insan okuduğu üç beş sayfanın altında eziliveriyor. Bu kadar zorluğun, bu kadar çaresizliğin, bu kadar yenilginin içinde tek başına dirilerek yazmış; dirilişinde elinden tutan hiç kimsesi olmamış diyorsun. Bunları yalın ve etkili bir anlatımla aktarıyor. Lakin kapsamlı ve derin tahliller de yaptırıyor insana. Seni bir şekilde yaşantısına dahil ediyor. Sadece yazmakla ve yazdığını kabul ettirme mücadelesiyle bitmiyor yazarlık. Zamana da karşı mücadele vermek icap ediyor.

Paul Auster'ın hayatında başına gelebilecek her şeye karşı içinde ufacık da olsa koruduğu umudu mu onu ayakta tutuyordu, yoksa yazarlığa duyduğu vazgeçilmez tutkusu mu bilinmez. Ama sonuna kadar direndiğini gördüm, onun yaşantısında onun adımlarına basarak yürüdüm bu kitapta. Olanı anlatıyor, olması gerekenlerle vakit öldürmüyor. Yaşadıklarını, ailesel ve çevresel sorunlarını, parayla ve güçle olan mücadelesini gerçekçi hâliyle ve tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Çoğu eser bırakanlar, adlarını oldukları dönemde değil de sonrasında, yıllandıkça ya da öldükten sonra duyuruyor. Fazlasında gözü olmayan ve yazdığı eseri görünür kılacak ufacık bir imkâna kavuşan birinin yaşadığı sevinci görünce insan sorun dediği şeyleri tekrar sorguluyor. Buna ilişkin Hisar Dergisi'nde Selâhattin Batu tarafından yazılan bir yazı okumuştum. Onu da iliştireyim:

''İnsanoğlu işini bitirmeden ölmez, yasa budur dünyada... Ölüm bizim aylaklaştığımızı, gücümüzün tükendiği günü bekler. Dikkat edin fikir, sanat adamlarına, o kahramanlara... Çoğu yapacaklarını yaptıktan sonra göçmüşlerdir. Hiçbir yemiş yarım kalmamıştır ağaçlarında. Çok genç yaşta ölenleri bile en güzel şiirlerini söylemişlerdir daha önce. Belki acele etmişlerdi kimileri, ya da bir kaza yenmiştir onları Camus gibi ama boş elle göçmemişlerdir dünyadan, asla... Ağaçlar içleri kuruyunca ölür, şairler içleri susunca...''

Her yazar gerek yaşadıklarıyla gerek kurgusuyla birilerine bir şeyler kazandırıyor ya da kazandırdıklarının kıymetini bilmelerini gösteriyor.

Son olarak kitaptan şu alıntıyı da eklemek istiyorum:
''Bize “herkese özgürlük ve adalet” kavramını öğretmişlerdi; oysa gerçekte özgürlük ile adalet çoğu kez birbiriyle çelişiyordu. Para peşinde koşmanın adil olmakla ilgisi yoktu; o konuda geçerli toplumsal
ilke “Her koyun kendi bacağından asılır,” görüşüydü. Bu piyasanın insanlıktan nasıl uzak olduğunu kanıtlamak istercesine, neredeyse bütün atasözleri de hayvanlar âleminden alınmıştı: kurtlar sofrası, insan insanın kurdudur, boğalar ve ayılar, batan gemiyi önce fareler terk eder, yaşamak güçlünün hakkıdır. Para, dünyayı kazananlar ve kaybedenler, sahip olanlar ve olmayanlar, diye bölmüştü. Bu, kazananlar için eşi bulunmaz bir düzendi; peki kaybedenler ne olacaktı? ''
Soralım o hâlde: ''Kaybedenler ne olacaktı ya da kaybedenler kimin umurunda?''

Dipnot: Uzun oldu biraz mazur görün, yazınca durduramıyorum kendimi. :/


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 13 Haziran 2017, 18:08

[Babalar Ve Oğullar, Ivan Sergeyeviç Turgenyev, Sis Yayıncılık, İngilizce'den Çeviri: Yadigar Şahin, 4. Baskı, Ekim 2012, İstanbul, 288 Sf.]

Turgenyev'in nihilizmi işlediği ilk romandır. Nihilist akımının kurgu olarak bir romanda kullanılması edebiyat dünyası açısından büyük önem arz etmektedir. Romanda Turgenyev baba oğul arasındaki kuşak çatışmasını ve buna bağlı olarak ortaya çıkan fikir uyuşmazlığını ele alıyor. Bazarov ve Arkadiy adındaki iki arkadaşın aileleriyle olan fikirsel ve kuşaksal çatışmaları işlenmekte. Bazarov hiçbir otoriteyi kabul etmediği için Arkadiy'in amcası Pavel ile sürekli bir tartışma hâlinde. Bazarov bu ''hiç'' anlayışını duygularına da yansıttığı için ne sevdiği kadına duygularını doğru düzgün açabilmiş ne de onun aşkına karşılık verebilmiştir. Her şeyden öte babasının oğlu karşısında bu ''hiç'' yaklaşımından ötürü sürekli başı önde ve çekingen tavırlar sergilemesi kaçınılmaz olmuştur. Romanda nihilizmin insan ilişkilerindeki yansımalarının haricinde halkın oluşturduğu çeşitli tabakalara da değiniliyor. Bu tabakalaşma da romanın yazıldığı dönemin havalarını taşıyor bir nevi. Dokunaklı bir işleyişi var kurgunun. Sis Yayınları'ndan okumuş olmamın pek bir olumsuzluğunu görmedim çünkü çeviri bağlamında zaten orijinal dilinden değil de İngilizce'den çeviri söz konusu olduğundan birkaç çeviri hataları vardı. Ya da isimlerin yazılışı bağlamında yanlışlıklar vardı. İmlâ noktasında sıkıntı yoktu ama okurken duraksatmaya yol açacak yazım yanlışları yoktu. O yüzden kitabın işlediği konu sekteye uğramıyor. Tabii elimde bu yayın olduğu için bundan okudum tavsiyem orijinal dilinden çevirisi olan bir yayından yana.


[Ben Bir Başkasıdır, Arthur Rimbaud, Kırmızı Yayınları, Çeviri: Özdemir İnce, 1. Baskı, Ekim 2008, İstanbul, Sf: 232]

Rimbaud'un bu eserinde hayatı ve yazın hayatına dair geçirdiği evreleri ayrıntılı olarak ele alınıyor. Paul Verlaine ile yaşadığı ilişkisinden ailesel ilişkilere kadar anlatımı mevcut. Paul Verlaine ile Arthur Rimbaud arasındaki ateşli ve kırılgan o şairane ilişkileri hafızalara kazınıyor en fazla. Aralarında geçen mektuplaşmalar ve şiirsel ilişkinin neticesinde, 'cinsiyeti şiir olan şairler' diye anılmaktalar. Onun haricinde ''Şiir nedir? Şair kime denir?'' sorularını yorumlayan şiir tahlillerinden ve Rimbaud'un şiirlerinin felsefi tahlillerinden bahsediyor. Rimbaud'u, eleştirildiği iyi kötü hâliyle aktarıyor bu kitap. Şiirlerine konu edindiği hayatından yansımalarını en arı hâliyle görüyoruz. Özdemir İnce'nin de ekstra açıklamaları da fazlaca yardımcı oluyor eserlerini anlamamızda.


[Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Orijinal Adı: He Bus Driver Who Wanted To Be God, Etgar Keret, Siren Yayınları, Çeviri: Avi Pardo, 1. Baskı, Ekim 2010, İstanbul, Sf: 152]

Etgar Keret okumamıştım hiç lakin birkaç eleştiri yapıldı etrafımda o yüzden hem kara mizah yazısını hem de öykü olduğunu görünce okuma listeme almıştım. Salt kara ve karanlık öykü olsa sanırım daha fazla tatmin ederdi beni ama birkaç öykünün formu düşüktü. Başta zaten öyküler çok temelsiz ve sallantılı geldi bana. Sonra üzüntüyü, mutluluğu, sevgi ve saygıyı ve daha birçok duyguyu ya zıttı ile ele almış ya da hepsini bir kadrajda toplamış. Rahim öyküsünde olduğu gibi mesela. Neden bir annenin kıymetini anlamamız için böyle bir yöntem seçmiş ki dedim. Annesi kanser olduğu için rahmi alınan bir çocuğu anlatıyor bu öyküde; hüzünlü bir öykü temelde ama dış görünüşte absürd komedi gibi aktarılmış anlatı tarzı olarak. Tüm öykülerin orijinine olumsuz ve karanlık bir kavramı koyuyor(hastalık, aldatma, ölüm, cehennem gibi) ama sanki herkes neşeliymiş gibi aktarıyor. Müzede sergilenen bir rahim üzerinden betimlenen annenin kıymetinin bu şekilde aktarılması garip geliyor önce. Lakin yazarın kendine has, değişik ve yaratıcı bir hayal dünyası olduğunu düşünüp beğendim. Kara(noir) film izlerken bende hep şöyle bir hava oluşur: Kara filme konu olan başrol kişi ve filmin havası umursamazlık görünümlü umursarlık şeklindedir hep. Bu kitapta da öyle. Karanlık yönlere umursamazca bir bakış atılıyor gibi. Genel itibariyle öyküler yaratıcıydı. Avi Pardo bizden biri gibi ünlemler ve argolar kullanır çeviride genelde. Misal öykünün birinde ''Lamı cimi yok!'' demiş. Hiç yabancılık çekmedim çevirisinde, olaylar sanki kendi mahallemde gelişiyormuş gibiydi. Aşırı yerelleştirmeyi normalde doğru bulmuyorum ve kitabın yazarı Etgar Keret değil de Avi Pardo'ymuş gibi bir havaya yol açmış. Yine de istemsizce Avi Pardo çevirisini sevmeden edemiyorum. Öyküleri kısa kısaydı sadece son öykü uzundu biraz. Tüm öyküleri de ayrı tat bırakıyor insanda ama merakta da koyuyor olaylar tam olarak gelişmeden kesildiği için.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 19 Haziran 2017, 17:40

[Bir Acıya Kiracı, Metin Altıok, Kırmızı Yayınları, 9. Baskı, Mayıs 2010, İstanbul, 469 Sf]


Bu haftaki konuğum bir şiir kitabı. Normalde tek solukta bitirmem şiir kitaplarını lakin Metin Altıok kitabın içinde kitaplar oluşturmuş, kendine has tarzıyla. Çünkü her bölümde ayrı anlatı tarzında şiirler mevcut o yüzden tek şiir kitabı okuyormuş gibi değil de birden fazla şiir kitabı okuyormuşum gibi hissettim. Şiirleri kapsayan bölümlerin işlediği başlıklar şöyle: Gezginleri ve gezginliğe dair hâllerin anlatıldığı ''Gezgin'' başlığı, tragedyalar, gazeller, soneler, hesaplı şiirler, resimli şiirler, kendini ve gerçekliği sorgulayan şiirler, dörtlükler, birilerine hitap eden şiirler, alaturka şiirler şeklinde. Ama en çok hesaplı şiirler hoşuma gitti. Çünkü şiirlerin belli bir formu var. Resimli şiirlerde kullandığı sembolik çizimler ise resimle şiirin metaforları arasında düşünceye salıyor insanı. Lakin tek beğenmediğim yönü şiirin akışına ''gülüm'' kelimesinin girmesi. Ne güzel anlatılmış duygular derken ''gülüm''ün hitap olarak kullanılması biraz külhanbeyivari havaya yol açıyor. Çok çeşitli şiirlerin şairi diyebiliriz Metin Altıok'a ve başucuna alınabilir kitap. Bu da hesaplı şiirlerinden bir alıntı:



_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 04 Ağustos 2017, 01:37

Nazlı Kar, Jun'ichiro Tanizaki, Can Yayınları, Çeviri: Esin Esen
1. Baskı, Aralık 2015, İstanbul, 840 Sf


Esin Esen'in Japonca aslından çevirerek günümüze kazandırdığı Japon Edebiyatı'ndan bir eser. Çevirinin tadı da güzeldi. Girizgâh bölümünde Esin Esen'in romanı çeviriye hazırladığı sürecin detaylandırması mevcut.

Kitabın adını görünce karlı bir eser bekledim. Ama öyle çıkmadı. Kiraz çiçeklerinin baharda dökülmesine, Japon şiirindeki söz sanatıyla bağdaştırılarak kar anlamı yükletilmiş.

Kitabın konusuna gelince; dört kız kardeşin hayatı anlatılıyor. Bu dört hayat odak hâline gelirken mevsimsel geçişlerin ve zaman kavramının vurgusu da göz ardı edilmiyor. Japon Edebiyatı'nın sanatsal değerlerinin(Özellikle resim sanatı, tiyatro, müzik, dans çok fazla işleniyor. Bu alanlardaki usta sanatçıların tarzlarından falan da detaylıca bahsediliyor. Tablo isimlerine kadar üstelik. Tam bir detay örgüsü eser.) yanı sıra Japonya'nın ananeleri de işleniyor. Ananelerin insan davranışları üzerindeki etkilerinden çokça duruluyor. Kitaba genel hattıyla ''Kadın Roman''ı demek yanlış olmaz.

Tanizaki eserlerini iki şekilde ele alır genelde. Birincisi; okuyucusunu derinden sarsacak şekilde cinsel konuları ele aldığı eserleri, ikincisi; Japon toplumunun değişimi, Batı kavramlarının etkisi ki bu eserinde ikinci eğilimi kullanıyor. Japon toplumunun değişim sürecindeki etkilerden bahsederken dönemin olayları üzerinde ayrıntılı durmuyor. Bunun da sebebini şöyle açıklayabiliriz: Eser önce tefrika olarak yayımlanıyor. Bu yüzden 2. Dünya Savaşı'nın çıktığı dönemde yazılan romanda savaşa dair çok az şey yer alıyor. Daha çok ürkekçe geçiştirilmiş diyebiliriz. Kitapta sadece üç beş yerde savaşın etkilerinden bahsediliyor. O da üstü kapalı şekilde. Bunda daha çok eserin tefrika olarak yayımlanmaya başlandığı dönemdeki Japon yönetiminin ve kitap olarak basıldığı dönemde 2. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış Japonya'nın işgâl altında olmasının etkisi vardır.
Zamanın varlıklı ailesi olan bu dört kız kardeş, değişen ve Batı kavramlarının yavaş yavaş ülkeye hâkim olmasıyla -eserde kardeşlerin üçü geleneksel kıyafet giyerken biri hep Batı usulü giyiniyor ve bu sıkça vurgulanıyor- soylu adlarını korumaya çalışıyorlar. Bu işlenişin yanı sıra kardeşlerden birinin yaptığı hata ablası Yukiko'ya mâl edilerek itibarı zedelendiği için uzunca süre evlenemiyor. Tüm görücü usulü görüşmelerden eli boş dönüyor. Bir süre sonra bunu Koyun yılında doğmuş olmasına yoruyorlar. Koyun yılında doğanların uğursuz oldukları inancı hâkim çünkü.

Çevreye, ananelere olan saygının ve insan ilişkilerinin dışında kadın-erkek ilişkileri de işleniyor. İnsanı kitaba bağlayan yer, Japon kültürüne dair işlenişler. Müzikler, tiyatrolar, eğlenceler, kutlanan özel günler gibi. Bilhassa mevsimsel yapılan kutlamalar ve kiraz çiçeklerinin dökülme seyri ile ateş böceklerinin seyri gibi. Adamlar ateş böceklerine bile seyir günü düzenlemiş.

Genel olarak güzeldi kitap. Japon kültürüne dair ansiklopedi gibiydi.
Japonya'ya dair vurgulanan diğer husus; en küçük şeylerin dahi değerini bilmeleri. Ateş böceklerinin ve kiraz çiçeklerinin dökülmesinin seyrine dair özel kutlama günlerinin olmasında olduğu gibi. Doğa ve canlılar, hayatın bize sunduğu huzur verici bir sanat onlara göre. Kutsallığı var. Bundan sebep şiirlere dahi konu ediyorlar.

Çevirmen de layıkıyla çevirmiş. Kitapta ortamına ve bölgesine göre farklı lehçeler kullanıldığı belirtiliyor. (Osaka ve Tokyo Lehçesi gibi.) Esin Esen çeviriyi yaparken Hepburn Yöntemi'ni kullanmış. Yani seslerin Türkçe okunuşlarıyla yazılmasında olduğu gibi. Yazarın adından örnekseyecek olursam; adı Jun'ichiro Tanizaki olmasına rağmen kimi sitelerde ya da bazı yayınevlerinde bu yöntemden ötürü Cuniçiro Tanizaki şeklinde geçer. Kitabın içindeki bazı terimler de bu şekilde kullanılmış. Buna Hepburn Yöntemi diyorlarmış. (:



Dalgaların Sesi, Yukio Mişima, Can Yayınları, Çeviri: Zeyyat Selimoğlu,
Japonca Aslıyla Karşılaştıran: Çiğdem Atasayar, 1.Baskı, Kasım 2014, İstanbul, 174 Sf



Şinji, balıkçıların yanında çalışan, işini zevkle yapan fakir bir ailenin çocuğudur. Deniz onun için kafasını yaşamın buhranlarından uzaklaştıran ayrı bir dünyadır. Balıkçı gençlerle aralarında kurdukları bir topluluk var buna da Gençler Birliği demişler. İlk okuyuşta futbol takımı akla geliyor elbette. Hikâyenin tüm ciddiyeti koptu bende orada. Şey gibi olmuş burası biraz: Çevirmen Japonların kendine özgü yerel tabirini çevirememiş de bize uyarlamış gibi. Aşırı yerelleştirmenin gazabına uğrayan çeviriler oluyor böyle. Neyse sonra ciddiyetimi toparlayıp devam ediyorum. Gençler Birliği toplantıları genelde geceleri yapılıyor. Bu da balıkçı gençlerin tek eğlencesi bir nevi. Şinji hep aynı köşeye kurulur dizini karnına çeker ve dedikodulara kulak kabartmakla yetinir. Toplantıyı yürüten Yasuo adındaki zengin bebesi olur. Her şeyin başı Yasuo. Babasının nüfuzlu oluşuna ve zengin oluşuna güvenerek tüm idareyi kendi elinde toplar ve işlerden kaytarır. Kimse de babasına olan minnet ve saygıdan ötürü laf söz edemez ona. Ekmek elden su gölden yaşar, ona buna sataşır, birilerinin göz diktiği kıza musallat olur. Bir fosforlu saati var ya her kızı tavlama hakkı ondadır kendince. İşi gücü aylaklık ve alaycılık. İnsanlar hakkında dedikodu yayan, kendisine yüz vermeyen kızların gazozuna ilaç atan kaba tabirle Yeşilçam'ın kötüsü diyebiliriz. Gün gelir Şinji'nin ve Yasuo'nun alışılagelmiş yaşantısına Hatsue adında bir kız müdahil olur. Hatsue, güzelliğiyle nam salmış körpecik bir genç kız. Yasuo'nun fiziksel olarak, Şinji'nin ise kalbî olarak yanaştığı bir kız. Bu ilişki tablosunda Şinji'ye masum duygular besleyen Çiyoko adında, kendini güzel bulmayan, yüzünün çirkinliğini babasından aldığını düşünüp kendiyle barışık olmayan ama yine de yüreğini Şinji'den alamayan bir zavallı daha var.
Balıkçıların yaşam mücadelesini konu alan kitaba ergenlerin sevgi pıtırcıklarını bulaştırarak iyi etmemiş yazar. Böylesine deniz kokulu hikâyeye sevmek, sevişmek eylemlerini sokunca tüm büyüsü bozulmuş kitabın. Yeni yeni boy atmış gençlerin cinsel dürtülerini âşk diye kitaba sokmak bana samimi gelmiyor duygusal anlamda. Yukio Mişima da diğer Japon yazarlar gibi çıplak vücut tasvirlerini şairane betimleyen yazarlardan biri lakin bu kitabında o kadar sığ kalmış ki yetişkin hikâyesi olsaydı belki kalemini daha güçlü konuşturabilirdi. Tek belirgin olanı memeler üzerine yaptığı betimlemesi. Genel olarak kitabın kurgusu zayıf kalmış yazarın diğer eserlerine oranla.

Kitabı okumaya başladığım sırada bulunduğum yerdeki deniz feneri, denizden esen rüzgârın yosunlu kokusu, dalgalı denizin kayalara vururken çıkardığı o homurtulu sesi, balkondaki rüzgâr çanının birbirine değerken çıkardığı o cılız cam kırıkları sesi kitapta anlatılanlarla birebir özdeşti. Kitaptaki atmosferi o anda yaşıyor oluşum kitabı on boyutlu yaşıyormuşum gibi hissettirdi.

Çeviri noktasında çetrefilli bir dili yoktu. Birkaç kulak tırmalayan yer dışında duraksamaya yol açacak bir sivrilik de yoktu. Sade ve usturuplu bir anlatımı vardı. Kulak tırmalayan en belirgin yer de ''yıldırım posta'' tabiriydi. Acele posta tabirini duyduk da yıldırım posta demesindeki sebep ne ola ki? Yıldırım nikâhı çağrışımı yapıyor.

Gelelim yazara:
Yukio Mişima zamanın hukukçusuymuş. Lakin bir yıl çalışabilmiş o meslekte sonra istifa etmiş. Bütün zamanını yazmaya ayırmış. Gelin görün ki o da intihar eden yazarlar listesine adını kazıtıyor. İntiharı birkaç yazarın eserine - Henry Miller'ın Reflections On The Death Of Mishima ve Marguerite Yourcenar'ın Mişima Ya Da Boşluk Algısı adlı eserlerine - konu oluyor.



Başka Zaman Kütüphaneleri, Zoran Živković, İstiklal Kitabevi, Çeviri: Cumhur Orancı
1.Baskı, Mart 2006, İstanbul, 131 Sf.


İçinde altı öykü barındırıyor eser. Bu öyküler tamamen başrolünü kitapların oluşturduğu bir ütopyaya dayanıyor. Kitaplar tarafından yönetilen bir ütopya. Bu ütopyaların her birine kütüphane adını vermişler. İmkânsızı ve gizemli dokunuşları işleyen kütüphaneler söz konusu. Kütüphane isimleri şu şekilde adlandırılmış:

1. Sanal Kütüphane: Bu kısım okuru içine çekmek için biraz gizemli kılınmış. E-posta adreslerinin o bitmek bilmeyen virüs içerikli mesajlarının arasında beliren bir kütüphane. Daha yazmadığınız eserlerinizi içeren ve size dair bilgilerin bile ihtimali olduğu, dünyanın tüm kitaplarını içeren sanal bir kütüphane sözde. İnsanın merakını nereden tutacağını iyi biliyor yazar. Aslında insanı tutan yazar değil ''kitap''ların ta kendisi. Hâkimiyet kitaplarda ve okuru yönlendiren de kitaplar. Yazar ise tüm bu kütüphane türlerini tatlarla eşleştiriyor. Sanal kütüphaneden aldığı tadı Rus salatasına benzetmiş mesela.

2. Ev Kütüphanesi: Bu kısım ise posta kutusunda beliren Dünya Edebiyatı adlı seriyi işliyor. En güzel alıntı ise '' Kitaplara ne kadar çok yer verirseniz verin asla yetinmezler.'' oluyor. Bu alıntıyı görünce gözüme, kitaplığıma sığmayan ve elbise dolabımı işgal etmiş kitaplarım ilişiyor. Yüzümde beliren tebessümle bu alıntının haklılığını desteklemiş oldum.

3. Gece Kütüphanesi: Adından da anlaşılacağı üzere gece açık olan kütüphaneyi konu alıyor lakin insanı ürpertecek şekilde. Bu kütüphane türünü beğendim aslında. Ama kendi hayatımı okumak istemezdim. Hipnoz edilmeyi çok merak etmeme rağmen kendimle ilgili bastırılmış ve geçmiş şeyleri gün yüzüne çıkartmak istememek gibi bir şey bu. İşte aklıma gelen hipnoz oldu bu hikâyeyi okuyunca. Ne garip çağrışımlarım varmış benim de. Ne yönde alaka kurduğumu ben dahi çözemedim.

4. Cehennem Kütüphanesi: En sevdiğim bu hikâye oldu. ''Her çağın kendi cehennemi vardır. Bugün bu cehennem kütüphanedir.'' diyor alıntıda. Salt bu cümle yetiyor aslında bu kısmı açıklamaya. Çünkü ilk okuyuşta önyargı kavramı oluşan okurları tespit etmiş oluyor. Bu cümleyi birinin yüzüne karşı kurun önyargılı olanları ayırırsınız direkt kenara. Önyargı Tespit Edici diyebiliriz. Bir kütüphane neden cehennem olarak nitelendirilsin ki yoksa değil mi? İnsanları kütüphanelere hapsederek tedavi etsek nasıl olurdu? Bu kütüphane şeklinin amacı da o zaten. İnsanlara, ceza olarak gördükleri kitap okumanın aslında bir tedavi olduğunu aşılamak. Kitapta bunu terapi olarak adlandırıyor.

5. En Küçük Kütüphane: Cep boy kütüphane desek yanlış olmaz. Elinizde tüm dünyaya ve o dünyadaki tüm kitaplara açılan tek bir kitap olduğunu düşünün. İşte aynen öyle bir şey.

6. Soylu Kütüphane: En havalısı da bu. Ama en inatçısı da bu. Zor Ölüm filmi gibi ölmeyen kitap. Sürekli geri gelen, lanetli gibi peşinizi bırakmayan bir kitap var bu sefer karşımızda. Bu bölümde Testere serisi de aklıma geldi. O kadar inatçı ki kitap ''I want to play a game.'' diyecek sanırım birazdan dedim. Zaten Başka Zaman Kütüphaneleri'ni okurken bir nevi kitaplar tarafından hazırlanmış dedektiflik oyununda gibi hissediyorsunuz. Siz kitabı okumuyorsunuz, kitap sizi okuyor aslında. İşlenen konular ve kurgu güzeldi. Gerçeklikten çıkıp düşlerde gezinti yapıyorsunuz ama aklınız da bulanıyor. Uyku mahmurluğunda kitapların ağına tutulmuş da tam olarak uyanamadığınız bir evrede, her şey olup bitmiş siz rüyada gördüm sanmışsınız gibi kalıyorsunuz kitabın sonunda.

Çeviri noktasına gelince ben kitabı İstiklal Kitabevi basımından okudum ama Zepros basımıyla da kıyasladım. Çevirmen aynı olsa da sanırım yayınevi tarafından cümlelerde oynama olmuş çünkü Zepros'un cümleleri çok dağınıktı ve motamottu. Cümleler yeniden elden geçmiş keşke geçmeseymiş. Ben beğenmedim o hâlini. Yabancı dildeki kelimeler ilk anlamında kullanılmış gibi yorum katılarak toparlanmamıştı. Çeviri kokuyordu adeta. O yüzden İstiklal Kitabevi'nden olanı alıp okudum. En azından daha derli topluydu. Her gördüğü devrik cümleyi toparlayıp duran yayınevlerine anlam veremiyorum zaten. Üsluba çok fazla yeniden müdahaleyi doğru bulmuyorum. Akışı etkiliyor. Genel olarak tadımlık bir eser diyebiliriz kitap için. Orta karar yani.


Noktürnler-Müziğe Ve Geceye Dair Öyküler, Kazuo İşiguro, Turkuvaz Kitap,
Çeviri: Zeynep Erkut, 1. Baskı, Ekim 2011, İstanbul, 189 Sf.


Caz, Blues, Swing Esintisi



Kitap beş öyküden oluşuyor. Adından da anlaşılacağı üzere müziğe dair bu öyküler. Öykü adları sırasıyla şöyle:
- Aşk Şarkıcısı
- Come Rain Or Come Shine
- Malvern Hills
- Noktürn
- Çellistler

Yazanı Japon bir yazar olduğu için Japonya'ya özgü bir müzikî öyküler yer alacak sandım ama öyle değil. Caz, blues, swing ruhları hâkim tamamen. Her öyküde müzik yapan ya da yapmak isteyen, ya da müzik yapıp da sesini duyurmaya çabalayan ya da yılların eskittiği müzisyenlerin, sanatçıların yaşadıkları sıkıntıları, çaresizlikleri, müziğin götürdüğü yabancı ülkelerde çektikleri yabancılıkları, ayak uydurma çabalarını ve toplumun aradığı görsel estetikten yoksun oluşlarının verdiği kaybedişten, sosyolojik baskıdan bahsediyor.

İlk öyküde (Aşk Şarkıcısı) yılların eskitemediği Tony Gardner adlı müzisyenin yine kendisi gibi sanatçı olan eşi Lindy Gardner'a serenat yapmak için o sırada Venedik'te bir sokakta konser veren genç yetenekten aldığı yardımı ele alıyor. Tony Gardner söyleyecek, genç yetenekse gitarla eşlik edecek. Bir kanoyla eşinin kaldığı otelin penceresinin altında ışığın yanmasını bekliyorlar. O kadar samimi bir romantizm havası hâkim oluyor ki burada insan zihninde. Aynı zamanda o atmosferi betimlediği yerde benim zihnimde Keloğlan'ın ''Keloğlan Aramızda'' filminde kayıkta serenat yaptığı sahne canlandı. Tam o kısımda gülümsemekle hüzünlenmek duyguları bütünleşiyor. Çünkü son serenattır o.

Öyküler birbirinden bağımsız. Sadece ilk ve son öyküler, öyküleri bir noktada birbirine bağlıyor. Tüm öykülerin birleştiği konu ise gençlik ideallerinin, âşkın, romantizmin zamana karşı aldığı değişimler, dönüşümler... Zamana yenik düşen tüm duyguların, tüm yaşantıların, biriken anıların zamandan etkilenmeden ilk tazeliği, güzelliği, hüznü ve kederiyle müzikte buluştuğunu vurguluyor. Müzikte gizleniyor âşklar, hayaller ve müzikte ebedileşiyor. Bu aktarıma ince mizahı da katıyor.

Müzikte yetenekli doğmakla sonradan yetenekli olmak üzerindeki zorlukları her iki taraf açısından ele alıyor. Bunu Noktürn adlı öyküde daha iyi açıklıyor. İki müzisyen var; biri doğuştan yetenekli ama çirkin bir simaya sahip olduğu için toplum arasına karışıp üne kavuşamıyor, diğeri ise çabalayarak yeteneğini geliştiren biri ve ödüle layık görülüyor. Ama ödülün bu kadar kötü çalan birine verilmesini haksız görüp referans aracılığıyla ödülü kaptığını söylüyor diğeri. Ama kime göre kötü? Ve soruyor kadın: ''Onun senden kötü çalıyor olması ve doğuştan yetenekli olmaması yeteneksiz ve ödülü hak etmediği anlamı mı taşır? Senin çaba göstermeden sergilediğin bu yeteneğin için onlar ne kadar çabalıyor, nasıl badireler atlatıyor biliyor musun ki haksız olduğunu iddia ediyorsun? ''

Sade anlaşılır anlatımı vardı öykülerin ama en heyecanlı yerinde bitiyor yine. Tadımlık olmuş tam. İtalya, Londra, Hollywood mekânlarında geçmesi ve caz, soul ruhunu işlemesi kitabın artısı bana göre, haricinde beni sarmazdı.

Çeviri noktasında da çevirmen Japonca aslından çevirmediği için just, fuck, really yazan her yere ''sadece, kahrolası, lanet olası, gerçekten'' ifadelerini kimi yerlerde çok sık tekrar ettiği için motamotluktan çıkamamış.

Kitapta bahsi geçen birkaç sanatçı, şarkılar ve kitap:

- Sanatçılar: Frank Sinatra, Bing Crosby, Ella Fitzgerald, Glenn Campbell, Dean Martin, Chet Baker, Joe Pass, Irving Berlin, Cole Porter, Sarah Vaughan, Peggy Lee, Julie London, Ray Charles, George Gershwin, Bill Evans, Billy Holiday, Fred Astaire ve Ginger Rogers, Clifford Brown, Vaughan Williams, Wayne Shorter, Leoš Janáček, Nelson Riddle, Ben Webster, Abba

- Şarkılar: Dancing Queen(Abba), Autumn Leaves, The Nearness Of You, Georgia On My Mind, Come Rain Or Come Shine(Ray Charles), April In Paris, Lover Man, Cheek To Cheek(Irving Berlin), Begin To Beguine(Cole Porter), Here's That Rainy Day, It Never Entered My Mind, I Fall In Love Too Easily, One For My Baby, By The Time I Get To Phoenix

- Kitap: Jane Austen/Mansfield Park, Philip Roth'un bir kitabı.


Ah Rüzgarda Giden Aşk, Federico Garcia Lorca, Islık Yayınları,
Yayına Hazırlayan: Fahri Özdemir, 1. Baskı, Ekim 2015, İstanbul, 160 Sf


İspanyol şair, müzisyen, ressam, oyun yazarı ve aynı zamanda hukukçu olan Federico Garcia Lorca'nın toplu şiir kitabının Islık Yayınları tarafından bölünerek bir kısım şiirlerinin yer aldığı bir şiir kitabı. Kitapta yer alan şiirlerinin çevirmenleri aynı değil. Bir kısmı Fahri Özdemir'e bir kısmı başka çevirmenlere ait. Farklı kalemlerden çıkan etkileyici dizelere sahip şiirlerden oluşuyor. Defalarca kez okusanız yine sıkılmazsınız. Lorca zaten hayatını yaşarken ve şiirlerini oluşturma sürecinden geçerken siyasi olayların ve etnik-ideolojik temizliklerin baş göstermesiyle zorluklar çekiyor lakin o da nasibini alıyor bu savaştan ve Falanjistler tarafından kurşuna diziliyor. Şiirleri daha çok sade ama etkili bir derinliğe sahip. Her şiirinde bir ressam edasıyla farklı bir renk kullanıyor. Bunda Salvadir Dali'ye olan sırılsıklam aşkı da etkili olabilir. Birden çok sanat dalına yeteneği olduğu için şiirlerini görsel ve işitsel olarak yoğurup bizi o hissin içine sokmayı başarmıştır. Çünkü kimi şiirlerinde kendinizi bir tiyatroda oyun sergileyen karakterlerden biri gibi hissederken kimisinde ise zihninizde notalar dolaşabiliyor. Rengarenk boyalarla duygu yüklü bir ahenk tutturmuş. Şiirindeki doğaya dair unsurlar da iyi bir doğa gözlemcisi olduğunun belirtisi. Ağustos böcekleri, karıncalar, sümüklü böcekler, kurbağalar, yıldızlar, yağmur taneleri hemen hemen her şiirinde birer simge olarak beliriveriyor. Mitolojik öğelerden tutun da şarkılara, türkülere, balad'lara, od'lara, romencero'lara, ağıtlara kadar ve kişileştirilen cansız varlıklara kadar her tür simge karşımıza çıkabilir. O yüzden şiirlerinde sanatın, doğu batı ayrımı yapmaksızın her türlü kültürel öğe sizi karşılar. Bir kuple alıntı da bırakayım bir şiirinden:

Alıntı:
UMUTSUZ AŞKA GAZEL

İstemiyor gelmeyi gece,
ne sen gelesin
ne de ben gidebileyim diye.

Ama ben gideceğim
şakaklarımı parçalasalar da akrepten güneşler.

Ama sen geleceksin
tuz yağmurlarında yanmış dilinle.

İstemiyor gelmeyi gün,
ne sen gelesin
ne de ben gideyim diye.

Ama ben gideceğim
örselenmiş karanfilimi kurbağalara bırakıp.

Ama sen geleceksin
Karanlığın kokuşmuş pisliklerinden.

Ama istemiyor gelmeyi ne gece ne de gündüz;
Çünkü yanmamı istiyor senin sevdandan,
Senin de benim sevdamdan.
(Tercüme: Fahri Özdemir)



Ve Aşktan Olacak Ölümüm, Pablo Neruda, Islık Yayınları,
Yayına Hazırlayan: Fahri Özdemir, Eylül 2015, 1. Baskı, İstanbul, 158 Sf


Pablo Neruda'yı bilen bilir. Bilmeyen de Il Postino filminden tanır. Orada da bu Şilili yazar ve şairi konu ediniyordu zaten film. Pablo'nun, Federico Garcia Lorca'nın eserinde Lorca'nın ölümünden çok etkilendiğinin bahsi geçer. Pablo Neruda da siyasi ve sosyolojik dönemin getirdiği zor şartlarda eserlerini üreten bir şair ki çoğu şiirlerinde bunun etkisi görülür. Hükümet elçisi olduğu dönemdeki şiirlerinde ezoterik sürrealizm çok görülmekte. Pablo Neruda da çok kapsamlı ve değişik türdeki akımları içinde barındıran şiirleriyle şiirseverlerine farklı notalar sunan şairlerden. Yine bu kitaptaki bir şiirinden alıntı:

Alıntı:
GEMİ

Yolculuk ücretini verdikse bu dünyada, neden
Neden bırakmıyorlar bizi oturalım, yemek yiyelim?

Bulutlara bakmak istiyoruz,
Güneşte yanmak, tuz koklamak.
Kimseyi tedirgin etmek gelmiyor içimizden.
Neden edelim zaten: biz birer yolcuyuz sadece.

Gidiyoruz, zamanı da götürüyoruz bizimle.
Deniz geçiyor yanımızdan, üstünde bir gül var,
Gölgede gidiyor dünya, aydınlıkta.
Siz de gelin bizim gibi, biz yolcular.
...

Hiçbir hakkımız yok şimdi elimizde,
Öyle diyorsunuz, gemide yer yok.
Bizimle konuşmuyorsunuz,
Oynamıyorsunuz bizimle.

Neden bu üstünlüğünüz, neden?
Kim kaşık verdi daha doğmadan size?
(Tercüme: Ülkü Tamer)


Şiirin tamamını almadım merak edenler kitabını okusun. (: Bu kitapta da şiirleri tek bir çevirmen çevirmemiş. Pablo Neruda benim en sevdiğim şairlerden. Şiirlerinde büyük bir zenginlik ve çeşitlilik mevcut ki bunları çok iyi harmanlamış. Aynı şekilde Federico Garcia Lorca da öyle. Tutkulu aşkını hissettiği coşkuyla yansıtırken onunla birlikte siz de o aşkı yaşıyorsunuz. Ya da devrimci ruhunu, insanlığa olan sevgisini şiirlerine ilmek ilmek işlerken her ilmekte siz de düğümleniyorsunuz. Bu da bir başka şiiri:

Alıntı:
Halkım ben, parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız,
yeniden doğarız ölümlerle.



Kappa, Ryunosuke Akutagava, Çeviri: Oğuz Baykara,
Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2. Baskı, Şubat 2015, İstanbul, 77 Sf

Ryunosuke Akutagava en sevdiğim Japon yazarlardan. Kappa kitabı 77 sayfalık bir kitap olmasına rağmen o kadar dolu dolu bir kurguya sahip ki. Bu kitabı her gördüğümde Kappa'yı çok merak ederdim sonunda okuma şansım oldu. Kappa, Japon folklorunda nehirlerde yaşayan, el ve ayakları perdeli, kafalarının üst kısmı tabak gibi düz, hayalî varlıklarmış. Akutagava da bu uzun öyküsünde Kappa'yı metaforize ederek hayalindeki dünya ile gerçek dünya arasındaki farkı hiciv yoluyla anlatıyor. Kappaların ve onların dünyasının sizdeki imgelemi kitabı tek solukta bitirmeye iterken aynı zamanda bitirmemek için mücadele veriyorsunuz. Mükemmel bir kitap. Akutagava'nın kendisinden, hayal gücünden ve düşünce yapısından sanatın neredeyse her dalı etkilenmiş. Çoğu filme ve yapıta konu olmuş eserleri. Dünyalar arasında seyahat ederken Kappalar vasıtasıyla değinmediği konu neredeyse yok gibi. Siyasal, toplumsal, psikolojik sorunlara değinirken toplumsal değerlerin göreceli oluşuna, savaşın anlamsızlığına, kapitalizmin acımasızlığına, ekonomik sömürüye, işçi kıyımlarına da değiniyor. Özellikle işçi kıyımlarından bahsederken kullandığı örnekseme çok çarpıcı. Niteliksiz işçiler bir nevi iş görmeze/arızaya çıkıyor ve o işçileri yiyorlar. Bunu garipseyen Kappalar Ülkesi'ne düşen gerçek dünyadan olan kişiye ise savunma olarak ''İşçi Kıyım Yasası''ndan bahsediyorlar. Yani bu bir yasayla korunuyor. Sonrasında kadın erkek ilişkilerinin çarpıklığından bahsediyor, kadın kappalar erkek kappaların peşinden koşarken onları hasta edecek, yataklara düşürecek noktaya kadar getiriyor işi. Yani bir ortası yok ilişkinin. Kadın kappalar tarafından kovalanmak erkek kappalar için bir tür evlenme seremonisi olsa da kimi zaman ince hastalığa(âşktan düşülenden değil) düşürecek derecede çileden çıkartan bir kovalamadan öteye geçmiyor.
Sanatçıların kibri, aydınların yalnızlığı, sansürün saçmalığı, ailevi ilişkilerdeki duygusal sömürü dile getirilmekte, din, edebiyat, parapsikoloji, basın-yayın gibi pek çok konu birbiri ardınca ilginç olaylar silsilesi içinde ele alınmakta. Bunların ele alınış şekli ise alışılagelmişin tam tersi. İnsanlarca kabul görülmüş uygulamaları çöpe atmış tamamen aykırı görülen bakış açısından değerlendirmiş olayları. Okunmasını tavsiye ederim. Az, öz ama dolu dolu bir eser.

Dipnot: Kitapları her ne kadar daha önce bitirsem de yoğunluktan okuduğum kitaplar hakkında bir şeyler yazmak biraz daha sarkıyor. Uzun olmasını da mazur görün artık. Kitapla kalın. (:


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 23 Eylül 2017, 17:48

[Kız Kardeşim Carrie, Orijinal Adı: Sister Carrie, Yazar: Theodore Dreiser,
Yayınevi: Hayat Yayınları, Çeviri: Azize Bergin, 1. Baskı, İstanbul 1970, Sf: 384]


Olay:

Chicago'ya giden bir trende karşılaşıyoruz Carrie ile. Şatafatlı bu şehir sayesinde âşka ve zenginliğe ulaşacağını hayal ederken, o sırada romanın diğer kahramanı olan Drouet ile tanışır ve kendisine şehri gezdirmeyi teklif eden Drouet'nin teklifini, her ne kadar tereddütlü yaklaşsa da, kabul eder. Lakin Chicago'da kardeşinin yanında kasvetli ve ufak bir dairede yaşadığından utancından daima erteler gezme işini. Kötü şartlar altında yaşayan kardeşinin evinde kendini sığıntı gibi hissettiği zaman geldiğinde iş aramaya koyulur ama Chicago tecrübesiz insanları işe alan bir yer olmamakla birlikte her kapı yüzüne kapanır. Sonunda bir ayakkabıcıda düşük ücretle işe başlar lakin hastalandığı için işe gidemez ve işten atılır. Kısa yoldan gösterişe, zenginliğe ulaşma peşinde olan Carrie, Drouet'nin kendisine sunduğu imkânlardan etkilenerek onun metresi olmayı kabul eder. Her şey elinin altında iken güzel elbiseler, tiyatrolar, ayakkabılar derken hayatını bu şekilde yaşamaktan şikâyetçi olmaz. Gün gelir Drouet elindekini çekip götürmesine sebep olacak mezarı kendi kendine kazar: Arkadaşı Hurstwood ile Carrie'yi tanıştırarak. Her ikisi de birbirinden etkilenir ama Hurstwood gönül eğlendirme peşindeyken Carrie evlenme derdindedir. Aralarındaki bu çekimden ve beraberinde getirdiği yasak ilişkiden haberdar olan Drouet ile Carrie arasında münakaşa boy gösterir. Bunu fırsata çeviren Hurstwood bir suç işler ve bu suçun getirisi olarak da Carrie'yi alıp New York'a kaçar. Sonrası ise Carrie'nin ve Hurstwood'un yaşam mücadelesidir. Kitabın tamamını bu yüzden iki bölüm hâlinde ele alabiliriz. İlk kısım Carrie ile Drouet'nin ilişkisi, ikinci kısım ise her ne kadar Carrie ile Hurstwood ilişkisi olsa da yazar bu kısımda daha çok Hurstwood üzerinde yoğunlaşmış.

Kişiler:

Carrie Meeber: 18 yaşında bir kız. Yaşının getirisi olarak güzel ve alımlı, ilk görüşte dikkatleri üzerine çeken bir albeniye sahip. İç dünyasında daima gösterişi, zenginliği ve âşkı arzular. Her ne kadar âşkı istiyor görünse de aslında aradığı sadece kendini çevredeki insanlara karşı çekici gösterecek derecede ihtişamdır.

Charles Drouet: Fransız asıllı bir komisyoncu. Carrie'nin trende karşılaştığı adam. Carrie'den etkilendiği için ona servetini sunmaktan çekinmez. İstediği her şeyi yapar. Mizahi yetenekten yoksun olmakla birlikte hayatı vurdumduymaz yaşayan biridir.

George Hurstwood: Drouet'nin arkadaşı ve birahane yöneticisi. Zengin, evli ve bir çocuk babası. Buna rağmen Carrie'nin albenisine tutulmuş, oradan oraya savrulan bir gönül adamı. ''Neydim ne oldum''un en acı örneği.

Yazar Hakkında:

Dreiser, Amerikan Edebiyatı'nın Zola'sı olarak anılmakta. Carrie adlı eserini yazdığında gerçek yaşantıyı olduğu gibi aktardığı için kendi ülkesi tarafından basılmaya cesaret edilememiş kitabı. O da çareyi İngiliz Yayınevi'ne başvurmakta bulmuş ve ancak onların cesurca hareketiyle basılabilmiş eseri. Eserinde bireylerin hayatındaki çatışmalarını anlatırken natüralizmin yanında realizmi de kesin bir çizgiyle tercih ettiği için Amerika'da Dreiser'in hayatın acılarını gören ve olduğu gibi aktaran, anlatmak istediklerini iyice anlatabilmek için alışılmış görüşlerin dışına çıkmaktan, açık konuşmaktan korkmayan anlatımı, dehşet verici bir ahlaksızlık emaresi olarak nitelendirildiği için yasaklanmış kitabı. Gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları en sadık biçimde anlatan ilk Amerikan romancıları arasında yer alıyor. Belli bir akıma bağlı olmamakla birlikte Natüralizm'den ve Zola'dan etkilenmiş.

Yazar Dresier, Carrie'nin doyumsuzluğunu ve iradelerinin kölesi oluşlarını anlatırken yeri gelip şahısları anlatıcı olarak kullanmış, yeri gelip ayrı bir anlatıcı kullanarak sanki kendi gerçekliğini Carrie, Hurstwood ve Drouet üzerinden esere yansıtmış. Bu eserde yaşanılanlar, yazarın yaşadıklarıymış gibi bir etki bırakıyor. Karakterlerin romandaki yaşayışlarını anlatırken iç seslerini kullanmaları anlatımı her ne kadar güçlendirse de betimlemelerin zayıf anlatımla hatta neredeyse yok denecek kadar ele alınması akışı durağanlaştırıyor. Kitaptaki anlatımda güçlü yanlardan biri de bölümlerin başlıklarının sanatsal bir şekilde tercih edilmesi. Çoğu zamansa kişileştirmesel aktarım kullanması. Birkaç başlıktan örnek vereyim keza benim en çok hoşuma giden yerler o başlıkları okumak oldu: ''MIKNATIS ÇEKİYOR: KUVVETLER ARASINDA BİR BAŞIBOŞ, HAYALİN HARCAMALARI: GERÇEKLER ALAYLA KARŞILIK VERİYOR, SULAR BİZİ SARINCA BİR YILDIZA UZANIRIZ...'' şeklinde bir sürü bölüm başlıkları var. İçerikle uyumlu ve çoğu kez de şiirsel bir etki bırakıyor. Hepsinden öte natüralizm ve realizmin kuvvetli beraberliği hali hazırda yaşanan bir gerçekliğin içinde bulduruyor insanı. Siz de acı çekiyorsunuz, siz de zenginliğe kısa yoldan ulaşma peşinde oluyorsunuz, siz de âşık olmak istiyorsunuz. Diğer bir kuvvetli nokta ise duygusal tercihlerin getirdiği zıtsal sonuçlar. Mesela: Carrie ilkel bir zihniyete sahip, ayakkabıcıda bulduğu işe ve kazancına göre hayal ettiği o gösterişe ve zenginliğe ulaşmanın kolay olmadığını bizzat çekerek gördüğü hâlde ilerleyen sayfalarda kolay yoldan hâlâ zengin olmayı dilemekte ve çabalamakta. Çünkü burada sosyal çevrenin etkisi iradesini esir alarak köleleştiriyor. Tüm bakışların onun üstündeki kıyafette olduğunu sanıyor, giyilmeye müsait olmasına rağmen iyinin daha iyisi olmadığı için kendini döküntü bir giyime sahipmiş algısına kolayca itiyor bu durum onu. Hurstwood mesela, zengin ve itibar sahibi bir adam olmasına rağmen pişmanlığın yarattığı zehirle zehirleniyor ve hayatın en acımasız tokadı yüzüne nakşedilirken son ana kadar hâlâ toparlanacağını sanıyor ki kitabın etkili vuruşu bana göre Hurstwood bölümü. Yazar, dış çevrenin insan üzerinde bıraktığı etkiye ve ruhunda bıraktığı ümitsizliğe dem vururken bizler de o sıra o pastadan kendimize bir pay almış oluyoruz. Bunu hissetmemizin sebebi (bence) hepsinden öte yazarın Hurstwood'un uçurumdan düşüşünü aktarırken insanın böylece küçülecek bir sıçrayış yapmasının ne demek olduğunu kendi benliğinde hissetmesinden kaynaklı. Kitabın Hurstwood kısmını bitirirken kullandığı dümdüz bir cümlede verdiği kalabalıktaki, zenginlikteki yalnızlık hissi şöyle bir ruh hâli aktarıyor insana: ''Param pulum var, herkes çevremde dört dönüyor, şöhretim var, çok seviliyorum ama yaşamak için bir hevese ve huzura sahip değilim. İstediğim zenginliğe ulaştım ama aradığım zenginlik bu değildi. Arzuladığım o hayale ulaşmak için üstüne bastığım insanlara ne olduğunu bilmiyorum. Aklıma dahi gelmiyor ve bunun farkında bile değilim. Ne bana ilgi duyan insanlar ilgimi çekiyor ne de güzel giyimim, ne de dışarıya bakan bu zenginlik ilgimi çekiyor.'' Tamamen bu ruh hâlini sizde aktifleştiriyor. Carrie dışarıya doğru, maddesel olarak zenginleşirken içeriye doğru, ruhen fakirleşiyor. Hep bir zıt yankı hâlinde ilerliyor olaylar. Kitabın yan karakterleri fazla ön plânda olmasa da, bahsi geçtiği zamanda yer alsalar da Carrie'nin ablasını hiç düşünmemesi beni düşünmeye itti. Üstelik romanda birkaç sayfa rolü var sadece.
Diğer güçlendirici noktalardan biri ise sallanan sandalye mecazı. Eserinde yaşam savaşında ve iş dünyasında güçlü olanın kazandığı, insanın çevrenin koşullandırması içinde bir köleye dönüştüğü, ahlâk ve toplum yasalarının insan doğasıyla çeliştiği vurgusu hâkim.

Çevirisi Azize Bergin tarafından yapılmış. Altın Kalemler Dizisi'nden çıkan eserlerin çevirisi genelde hoşuma gidiyor. Çünkü bir romanı etkili kılmadaki en büyük paydalardan biri de çeviride seçilen kelimelerdir. Her ne kadar aşırı devrik cümleler anlatımı etkili kılmayacağı gibi çok sık ve etkisi alışılmış kelimeler de anlatımı sıradanlaştırır. Kimi yerlerde çeviriden memnun kalmadığım doğrudur lakin kelime tercihleri esere dönem havası ve bir yaşanmışlık katmış. Modern kelimelerden fazlaca uzak olduğu için çevirinin bir nostaljisi var. Mesela ihtiras kelimesi benim en sevdiğim kelimelerden biri ve bu eserde de fazlaca mevcut. Kimi yerlerde aşırı yerelleştirme kullanmış çevirmen ve dini kelime tercihinde bulunmuş. Oralar biraz sırıtıyordu. Asıl rahatsız eden noktaya gelelim: İmlâ ve yazım yanlışları. Ne ses düşmelerine uyulmuş ne de yapması gerekenler görevini yapmış. Sanki çevirmen çevirmiş ve hataları düzeltilmeden eser piyasaya sürülmüş gibi. Bu kadar yazım yanlışı ve imlâ hatası normal değil çünkü. ''nekadar, okadar, bukadar...'' bunlar hep bitişikti. ''Ayakkabıları'' demiyor ''Ayakkapları'' diyor. ''Bir iki'' demiyor ''Biriki'' diyor. Aşırı derecede virgül kullanımı vardı ve sürekli vurgulayarak okumaya yol açtığından rahatsız edici bir okuma süreci sunuyor maalesef. Redaktör görevini yapmamış gibi duruyor.

Onun haricinde yazarın düz cümle ile kurduğu gerçekçi anlatımı etkileyici bir yalnızlığa sürükleyerek okurunu azat ediyor. Gelişme bölümü fazla durağan olduğundan ve aynı olay etrafında birkaç tur attığından kitaba fazla bağlanamadım ben. Seçilen tiplerle işlenen hayat panoramasının son vuruşu aklımda kalacak gibi ama. Bir de o sallanan sandalyeye yüklenen anlamlar.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 01 Ekim 2017, 17:45

[Kurbanı Beslemek, Kenzaburo Oe, Çeviri: Ali Volkan Erdemir,
2. Baskı, Can Yayınları, Eylül 2015, İstanbul, 223 Sf]


Bu sefer Kenzaburo Oe adlı Japon yazarla tanıştım. İçinde üç uzun öykü barındırıyor. Öykülerinin genel temasını nitelendirecek olursam ''Bir insanı nasıl delirtiriz?'' olurdu sanırım. Kurbanı Beslemek adlı öyküdeki ırkçılığın, dışsal soyutlanmanın getirdiği dar çerçeveden bakışın bir insanı çıldırtacak noktaya getirişi çok etkili bir betimlemeyle ve gerçekçi bir anlatımla servis edilmiş. Siyahi bir adamı esir alıp da onun hakkında yapılan insandışı söylemleri ve ona yapılan muameleleri okurken, kendimiz gibi görünmeyenlere canavar muamelesi yaparken var olduğunuz çevreye, kendi aramıza çeviriyor açıyı. Bir hayvanın dahi bağlı kalamayacağı ahır benzeri bir yere hapsedilen bu adama av, onu alıkoyanlara da avcı desek yanlış olmaz. Sidik, dışkı, ter kokusuyla karışık endişe, korku ve yabanıllığın getirdiği çaresizlik yüzünüze tokat gibi iniyor. Kenzaburo Oe insanın içindeki karanlık yönleri, görünmeyen satır aralarını her öyküsünde ''deli'' metaforuyla dolduruyor. Diğer öykülerinin adı da Delilikten Kurtar Bizi, Gözyaşlarımı Sileceği Gün. Bu üç öyküyü gerçekçi bir anlatımla sunarken insanın iç dünyasına, karanlık yönlerine bir yolculuk yaptırıp kendimizi sorgularken buldurtuyor. Lakin her ne kadar ırkçılığı ve delirmeyi işlemede başarılı olsa da akılda kalıcılık ve etkileyicilik babında fazla akıcı bir üsluba sahip bulamadım kendisini. En sıradan masum bir insanı dahi toplumu oluşturan bireylerin haklı gördüğü ya da alışılagelmiş olguların var olmadığı gerekçesiyle canavara dönüştürmesini anlatmakla birlikte ''Seni diğerinden üstün kılan ne ki başka olana canavarca muamele yapma hakkını kendinde buluyorsun?'' sorunsalı ve sorgusuyla okurunun eline bir ayna tutuşturuyor. 3 ayrı öykü olduğundan hepsi de ırkçılığı ve beraberinde getirdiği çıldırtma sürecini işlediğinden tüm öyküyü tek seferde soğurmayın. Zaten bu üç ayrı öykü daha önce ayrı basılmış. Can Yayınları tek kitapta toplamış hepsini diyerek kısa tutayım.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 16 Ekim 2017, 18:21

Ahmet Muhip Dıranas Şiirler, Ahmet Muhip Dıranas, Everest Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2015, İstanbul, 169 Sf.


Şiir kitapları tek lokmada öğütülmemeli, bu bir gerçek. Çünkü şiirlerin insanın duygularındaki coşkuyu zamanında yakalama gibi bir özelliği var bana göre. Yani bir şiir vakti gelmeden okunduysa vaktinden önce tesir etmez duygulara. Dümdüz satır satır okumaktan öteye geçirmez kişiyi. Bazı şairlerin eserlerinde tek lokmada öğüttüklerim oldu lakin Ahmet Muhip Dıranas uzun bir süreçten geçerek nihayete erdi. Şairi, ''Fahriye Abla'' ve ''Olvido'' şiirleri diyeyim muhtemelen tanıyacaksınız. Gelelim kitaptaki şiirlerinin analizine. Şiirleri tek bir duygu üzerine şekillenmemiş. Şiirlerinde konu olarak Anadolu'yu, memleket manzaralarını, doğa ve tarih sevgisini anlattığı kadar aşkı, ölümü ve hatıraları da işlemiş. Epik şiirleri de mevcut. Ses ve ahenk, şiirlerinde temel aldığı esaslardan biri. Çoğu kez duraklar veya vurguyla bu ahengi sağlamış. Bunu zaten okurken fark edeceksiniz. Misal ''Kar'' adlı şiirinde sesi kullanmış. Bir şiirinde sesi ön plâna çıkartırken bir başka şiirinde anlamı ve sesi ön plâna çıkarmış. Daha çok lirik bir hava hâkim şiirlerinde. Şiirinde kullandığı simgeci diliyle ilk akla sembolist Fransız şairler olan Baudelaire'i ve Verlaine'ı getiriyor. Kendisi de zaten bu şairlerden etkilenmiş. Bu Fransız şairleri okuyanlar zaten Ahmet Muhip Dıranas şiirlerini okuduğunda o etkiye hemen kapılacaklardır. Şiir kitaplarını, şairleri hakkında bilgi edinmeden özellikle etkilendikleri ya da hocaları olan şairleri araştırmadan okumayı tercih ediyorum çünkü o etkiyi kendim hissederek bulması daha heyecan verici oluyor. Aynı zamanda Batı ve Anadolu harmanlı bir hissi zuhur ettiriyor. Şiirden aldığım tadın yanında coğrafik bir havayı da soluyorum. Hece ölçüsünü kullandığı geleneksel şiirlerine vurgu ve durakları değiştirerek farklı bir bakış açısı, farklı bir duygulanım getirerek çağcıl bir bütünlük havası vermiş ve özgün bir şiir biçimi yakalamış. Bir şiiriyle kapanışı yapayım:

Alıntı:
SABAHlN ÖLÜMÜ

Ömrümde bir kez görebildiğim bir sabahtı.
Aşkın büyüsü anlaşılmaz sevincinden,
Giz'lerde doğmuştu, karanlığın içinden.

Fışkırdı bir pınar gibi dünya yüzüne
Işıltılar... güzellik güzellik üstüne...
Bütün yaşamı saracak gibi gümrahtı.

Ama kim derdi ki, bir yıldızdadır bahtı,
Uçan tüy gibi bir vurulmuş güvercinden
Darmadağın, hemen geceye akacaktı.

Gerçek ne kadar öte bir insan bilincinden!
Hiç biter mi sabah? Başlar bittiği yerde;
İki damlası olsun vardır, bir yerlerde.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2549
Konum: Utopia
İletiTarih: 01 Kasım 2017, 22:55

[Eser: Kutu Adam, Yazar: Abe Kobo, Özgün Adı: Hako Otoko, Fransızca'dan Çeviren: Ahmet Gürcan,
Yayınevi: Remzi Kitabevi, 1. Baskı, Nisan 1993, İstanbul, 164 Sf] 


Abe Kobo'yu Kumların Kadını adlı eserden tanırız. Filmini de izleyen olmuştur muhtemelen. Elime geçen ilk kitabı buydu bunu okudum. Kitap için modern çağın teşbihsel yorumu diyebiliriz. Kafasını ve vücudunun üst tarafını kartondan bir kutu içine gizleyen bu kutu adamlar aslında sanıldığı gibi insanoğlunun hor görmesiyle ya da sergilediği diğer olumsuz davranışlarına karşı bir geri çekilme, saklanma eylemi değildir. Tam tersi. Kahramanlığını güçsüzlükten almakta ve bakma eylemiyle dış dünyayı sorgulamaktadır. Dış dünya ve ilişkilerle arasına kutuyu koymuş, tek iletişim kaynağı bakma eylemidir. Kutu onlar için dışarıdan gelen her türlü saldırıya karşı güven verici bir duvar, koruyucu bir garddır. Bunu modern çağa uyarladığımızda zayıfın zalim karşısındaki aşağılanmasını ya da genel kabul gören görüş karşısında farklı bir görüşü olduğu için dışlanılışını bu kutu ardına gizleyerek sergilediği çekingen bir tavırla ifade ediyor. Mesela bir ilkokul öğrencisini düşünün; fakir olduğu için diğerleri karşısında sürekli hor görüldüğünü, duygusal yönden daimi olarak saldırıya uğradığını. İşte bu tarz durumda olanların geliştirdiği bir mekanizmayı anlatmakta ''Kutu Adam''. Daha doğrusu saldırıyı, kaçarak önlemeye yönelik bir karşıt tepki. Lakin bunu kutunun ardına geçtikten sonra farklı bir boyutta geliştiriyor. Kutunun ardındayken mizahi yeteneğe sahip olabiliyor ya da aşka yatkınlaşabiliyor hatta cinsel dürtülerinin tasvirinde bile sanatsal bir boyut kazanıyor. Sosyal çevre yüzünden yıkılmış bir kişilik, kutu sayesinde yeniden şekilleniyor ve kendini ifade etme noktasında güçleniyor. Kutu adam olarak sevdiği kadın sayesinde de zincirlerinden kurtuluyor. Şu şekilde de yorumlayabiliriz: Kutunun içinde görüş açısı daraldığından yani kimse sizi görmediğinden düşünecek çok şeyiniz oluyor. Gördüğünüz ise çok az şeyiniz. Görülebildiğiniz kadar görürsünüz. Bu bağlamda baktığınız ve gördüğünüz şeyler azaldıkça saf bilinciniz devreye girer ve güçsüzlüğünüzden güçlülük, direnç açığa çıkartırsınız. Yazarın üslubunu ve basit görünen bir kurgudan güçlü bir imgelem çıkarışını takdir etmemek elde değil. Kısa-öz bir anlatımla çok şey anlatan diğer bir Japon yazar Abe Kobo da. Tıpkı Ryunosuke Akutagava(Kappa eserinde olduğu gibi)gibi. Çoğu kişinin içinde anlam bulamadığı için beğenmediği bir kitap. Bu da kişinin kitapta aradığı şeye, anlamı nasıl yorumladığına göre, imgesinde hangi kapıyı açtığına ya da nasıl baktığına göre değişir. Ben ilgiyle okudum. Çünkü eskiden günümüze ve geleceğe gelen bir yorum söz konusu. Kitaptaki metaforları yorumlama şeklinize göre bile çok fazla anlam elde edebilirsiniz. Misal kutuyu tv olarak yorumladığınızda bile aptallaşma çağına ve getirilerine kadar ulaşabilirsiniz. Ya da kutunun hazırlanış evresine ve dış dünyaya bakan göz deliğine göre yorumlarsanız at gözlüğü takmış insanları görürsünüz. Kutuya ve içindeki adama göre yorumlarsanız dışına göre görmezden geldiğiniz insanları görürsünüz. Dışını beğenmediğinizden içine odaklanamadığınız insanları yani.  Gerçek anlamıyla örneksersem çirkin bir insanın içi de çirkindir gibi. 


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İletileri göster:   
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 7. sayfa (Toplam 7 sayfa) [Bu başlıkta 133 mesaj bulunuyor] Sayfa:: « Önceki 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7
« Önceki konuSonraki konu »
 Forum Ana Sayfa » Genel Sohbet » Bir Fincan Kahve
Forum Seçin:  

Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız