Forum Ana Sayfa » Genel Sohbet » Bir Fincan Kahve
Okuduğumuz Kitaplar

Bölüm Yetkilileri: Moderator
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 7. sayfa (Toplam 7 sayfa) [Bu başlıkta 128 mesaj bulunuyor] « Önceki konuSonraki konu »
Sayfa:: « Önceki 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7
Yazar Mesaj
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2421
Konum: Utopia
İletiTarih: 30 Aralık 2016, 14:20

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Şubat 2016, 195 s.

BABA

Kitabın adı ''Kırmızı Saçlı Kadın'' değil mi? İnsanda şöyle bir his uyandırıyor: Ya bir âşk işlenecek ya da bir tablodaki kadın konu edinecek. En azından ben bu kitapla ilk karşılaştığımda gözümde böyle bir şey canlanmıştı. Yani ana temaya iştirak edecek olanı düşündürten konu bu olmalı. Ama değil.
Cem, babası evi terk edince Mahmut Usta adında biriyle kuyu işine giriyor. Su bulana kadar sürekli kazıyorlar. Bu konuyla giriş yapması hoşuma gitti. Mahmut Usta ile Cem'in arasındaki münasebet, Cem'in yazar olma isteği, akışa efsanevi, özellikle baba-oğul ilişkisini konu alan hikâyelerin konu edinmesi ana olaymış gibi yansıyor okuyucuya. Uzunca bir süre de böyle gidiyor. Kırmızı saçlı kadınla tanıştıktan sonra bile onun üzerinde durulur sanıyorsunuz ama boşuna o düşünceye kapılmayın çünkü kırmızılı kadın şöyle birkaç sayfaya serpiştirilip yüzeyde kaybedilmiş ve kitabın da bir ''kaygı'' gayesiyle oluşturulduğu hissi uyandırıyor.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve sadece üçüncü bölümde kırmızı saçlı kadına yer verilmiş; o da birkaç sayfa. Mahmut Usta daha bir aktif rol oynuyor kitapta. Hatta okurken gözümde sürekli bir anlatıcı olarak canlandı.
Ana tema baba kavramı. Babasız büyümeye devam eden Cem, Mahmut Usta'yı da bir baba gibi sahipleniyor. Baba-oğul arasındaki münasebetleri konu alan eserler olarak Kral Oidipus'tan ve Firdevsî'nin Şehnâme'sinden yararlanılmış. Oidipus, Rüstem ile Sührab ana temayı oluşturan temel dayanaklar. Bu şekilde mitolojik havayla işlenmesi kitaba her ne kadar bir nebze ruh katmış olsa da genel anlamda kitap ruhsuz. Okuyorsunuz, anlıyorsunuz, hayal dünyanızda şekillendiriyorsunuz ama o dünyaya dair herhangi bir ruhu hissetmiyorsunuz. Bu hikâyelerin çok fazla kitabın gidişatına işlenmiş olması kırmızı saçlı kadını sanki konuk oyuncuymuşçasına gölgede bırakıp kitaba dahil edip çıkartıyor. Kırmızı saçlı kadını hiç merak etmedim açıkçası kuyu işinin ve efsanelerin daha ön plânda ve etkileyici olmasından ötürü.
Kitapta ruhuma işleyen tek yer vardı o da babasıyla ilgili olan kısımdı. Cem'in babasıyla denizde yüzmeyi öğrenmeye çalıştığı yerde babasının boynuna sarılarak onun kokusunu tarif ediyor ya işte o kısımda kalbimden dışarı atamadığım sıkıştırılmış, boğazımda düğümlenen bir ağlamak peyda oldu. Babalarla ilgili hassas bir durumunuz söz konusuysa ya da ona bir kere bile sarılmamışsanız, kokusunu hiçbir zaman almadıysanız, aranızda daima iki yabancıymışsınız gibi bir mesafe varsa öylesine sade ama etkili bir benzetmeden etkilenmeniz mümkün. Yahut bir elin size uzanmasını istediğiniz bir vakitte ''Hadi kızım/oğlum, korkma, ben yanındayım.'' dememişse hiç babanız, yine o özlemle ve yalnızlıkla boğazınız düğümlenebilir.
Son olarak anlatımı usta bir kalemin elinden çıkmış gibi değildi. Sanki koşarak yazılmış da içine ruh katılmamış gibi yalındı, birkaç saate sıkıştırılmış bir film gibiydi. Hele o ''bazan'' kelimesini her okuduğumda duraksadım ve dikkatimi dağıttı. Ağdalı bir üslup kullanılacaksa bunun sırıtmayacak şekilde çoğu yerde kullanılması bana göre daha akıcı durur. Bu şekilde sadece bir tane kelimenin ön plânda olması akışı olumsuz etkiliyor. Kadın erkek ilişkili bir kitap umarken baba-oğul ilişkili, baba özlemi, babanın varlığının zorunluluğu gibi konular çerçevesinde bir anlatım söz konusu. Beni tatmin etmedi kitap açıkçası.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2421
Konum: Utopia
İletiTarih: 02 Ocak 2017, 06:18

[Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer, Thomas Catchcart & Daniel Klein,
Çeviri Algan Sezgintüredi, Aylak Kitap, 8. Baskı, İstanbul, Kasım 2010, 190 Sayfa]


FELSEFESPRİ

Adı dikkatimi çektiği için almıştım kitabı. Bir de ornitorenkler bana pek bir sevimli gelmiştir. Telaffuz ederken gülümseyesim geliyor nedense. Kitabı görünce neden o kadar hayvan içinden ornitorenk diye merak ettim, ornitorenkle-bar arasında nasıl bir felsefe kuracak ki dedim. Kitaba başlayınca gözüm direkt ornitorengi aradı açıkçası ama ilerledikçe sahneye hemen çıkmayacağını farkettim.
Felsefeye mizahi yönden yaklaşmış bu kitap. Espritüel örnekleriyle soyut tanımdan oluşan terimleri bir anlama oturtmaya çalışmış ve buna da felsefespri demiş iyi de demiş. Severim kelime oyunlarını. İçinde yer alan çoğu örnekleri biliyordum o yüzden komik karşıladığım sadece bir iki örnek vardı. Okunması kolay, zevkli bir anlatım metodu olmuş. Stand-up gösterilerinin kitaplaştırılmış hâli yani. Kitabın sonundaki kronoloji ve sözlük detayı da iyi düşünülmüş. Esprili örnekler felsefenin zınk diye oturtulduğu yani etkili vuruşun sergilendiği parçası oluyor. İçindeki öğretileri anlaşılır kılmak için sayfalar arasında bir seyahate çıkartıyorlar sizi. Çoğu kez filozoflarla tanışıyorsunuz, doğal olarak. Yürüdükçe David Lynch'in Mulholland Çıkmazı'nda buluyorsunuz kendinizi. Ya da bir müzisyenin yanında ruhunuzu dinlendirirken.
Sonuç olarak kıyafetiniz üstünüze oturmuyorsa siz onun üstüne oturun diyor ve kitabı okuyacaklar için de ''Bon Appétit!'' diyorum.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2421
Konum: Utopia
İletiTarih: 09 Ocak 2017, 23:31

Filozofun Mutluluk Seyahatnamesi(Epikuros'la Felsefi Yolculuklar), Daniel Klein, Aylak Kitap,
Çeviri Algan Sezgintüredi, 1. Baskı, Mart 2013, İstanbul, 153 Sayfa

NASIL İHTİYAR OLUNUR?

Kitabın ana teması ''Nasıl İhtiyar Olunur?'' ya da ''Nasıl İyi Bir İhtiyar Olunur?''.
Bir insan ihtiyarlığını nasıl geçirmeli sorusunu yönelterek başlıyor seyahatine yazar. Yaşam, ölüm, sevgi kavramlarından çok bunun ihtiyarlıkla ilintisine değiniyor. Her bölümde ihtiyarlığı farklı bir ''iyi'' çağrışımıyla ele alıyor. Hayatın alışılagelmiş dizilimini - doğ, büyü, olgunlaş, ihtiyarla, öl - bir kenara atarak güzel ihtiyarlamaya odaklanmamızı söylüyor. Kişi, kendi yaşam dizilimini kendi kurabiliyor diyor aslında. Yaşantımıza konduracağımız hazları ararken birçok bilimadamı, psikolog ve filozoflardan yararlanıyor. İhtiyarlığın çocuksuluğundan, bilgeliğinden, cinsellik üzerindeki etkisinden ve sona yaklaştığı dönemin yansımalarından ''ölüm'' bahsederken bu konudaki filozofları esin kaynağı seçiyor ve onların görüşlerine katıldığı katılmadığı çerçevede konuyu ele alıyor.
Kitaba başladığımda felsefesi yapılan temel taşın ihtiyarlık olması nedense ihtiyarlığın o otantikliğini yansıttı bana. En sevdiğim bölümü ise ihtiyarların oyun oynaması bölümünü işleyen kısmıydı. İçimizdeki çocuğu her daim oynatalım diyor. İhtiyarları da bu düşüncesi çerçevesinde bir hayli oynatıyor. Çok keyif aldım o kısımdan ama kitap Platon'un kolunda ornitorenkle bara girmesi kadar çekici değildi. Onun yanında biraz daha temposu düşük ve pasif kalıyor.
İhtiyar dedik de küçük bir anı çerçevesinde konuyu kitaptaki bir yaklaşıma bağlayayım. Dedelerimiz ve haminnelerimiz yaşlandıkça daha çok konuşmaya başlar. Hatta insanın sabrını bir hayli sınarlar. Benim haminne de öyle. Sürekli ardı arkası kesilmeyen bir muhabbete başlar. Geçmişten bahseder. Aralıksız soluksuz anılarını anlatıp durur. Yetmezmiş gibi tekrar başa alıp bir daha anlatır. Bir daha bir daha derken sonunda yorulup uyuyakalan ben olurum. Sanırım ben uyuduğum vakitte bile anlatmaya devam ediyormuş. Halbuki saatlerce konuşan babaannem iken yorulan ben oluyorum. Sayesinde kendimi daha yaşlı hissediyorum ve babaannem hep gözüme dinç geliyor o vakitlerde. Peki neden hep geçmişten bahsederler? Çoğu ihtiyarlar öleceğiz artık vaktimiz geldi gibi karamsarlığa düşerken benim haminne sürekli geçmişini yâd eder bunu üstelik büyük bir hazla yapar. Yazar da benim sorduğum soruyu sorup cevap vermiş bu kitabında. Diyor ki; umuttan çok anılarla yaşar ihtiyarlar. Umut, geleceğe işaret eder, geleceğe özgüdür. Halbuki onlara hayattan ellerinde kalan upuzun bir geçmiştir, gelecekten ziyade. Bu yüzdendir ihtiyarların geçmişten bahsedip gevezelik etmeleri.
İhtiyarların vakitten bol neyi var ki yapacakları bir şeyleri olmayınca sıkılıp dururlar. Sürekli bir uğraş ararlar ama uğraşı ararken yorulup yine sıkılırlar. Hatta bazen atarlanıp onca ihtiyarlayacak insan varken neden ben diye de sorgularlar. Can sıkıntımın sebebini buldum, ihtiyarlıkmış diyor yazar. Sanırım benim de ihtiyarlıktan muzdarip imiş can sıkıntım.
İhtiyarlığa dair hazzı aramadaki seyahatinde yazar yediğim içtiğim bana kalsın dememiş yediği her şeyi de yazmış. Kitabın bir yerinde ''karnım aç'' diyor halbuki karnı aç olması gereken biziz. Toksam da aç oldum sayesinde, satırlar arasında dolandığım vakitler boyunca.
Açım ben!
Gelelim çevirmene ve anlatım tarzına. Bu çevirmenden okuduğum ikinci kitap. Çevirmeni biraz araştırdım önceki çevirilerinden ötürü bir hayli taşlanmış. Lakin kitapta gördüğüm kadarıyla sade bir dili vardı. Anlaşılırdı. Ama bazı cümleler bir hayli bozuktu. Anlatım bozukluğu desem o da değil anlatım bozukluğunda bile insan ne dendiğini cümle bozuk olsa bile anlar ama bunda cümleyi çevirmiş de toparlamadan bırakmış gibi anlamsızcaydı. Öyle birkaç cümle var. Yazarın, anadili olmayan dilimdeki dilbilgisi ve cümle hatalarımı eşim düzeltti demesine bakılırsa çevirmenin anlaşılmaz cümlelerinin sebebi anadilde hatalı kalmış cümleden kaynaklanıyor da olabilir. Çoğu cümleler teşbihten oluşuyor ve bir kısım teşbihleri beğendim.
Son okuduğum ve hâli hazırda okumakta olduğum kitapla birlikte toplam dört kitaptır Kral Oedipus geçiyor kitaplarda. Kral Oedipus'u okumuş kadar oldum sanki. Ne tesadüftür ki okuduğum kitaplar ve izlediğim filmler birbirleriyle bağlantılı denk geldi. İzlediğim Serpico filminin müziğini yapan Mikis Theodorakis'i de bu kitapta görmek bir ayrıcalıktı. Frank Sinatra albümüne de felsefik bir seyahate çıkıyorsunuz.
Sonuç olarak, kendimi çok ihtiyar hissediyorum artık. Smile


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2421
Konum: Utopia
İletiTarih: 27 Ocak 2017, 17:28

[Maldoror'un Şarkıları, Comte De Lautreamont, Kırmızı Yayınları,
Çeviri: Özdemir İnce, 1.Baskı, 2008, İstanbul, 320 Sayfa]

Öncelikle çevirmenden bahsetmek istiyorum. Özdemir İnce zaten kitabın içinde de açıklamasını yapmış çeviri kokan çeviri yaptığının. Normalde çeviri kokan çeviriler anlatımı bayağılaştırır. Bir parça çevirmen yorumu serpiştirilmesi gerekir ki motamot cümle çevirilerinden arınsın ifadeler ve salınabilsin dizelerde duygular rahatlıkla. O yüzden çeviri kokan çeviri yaptım dediğinde biraz tereddütlü yaklaştım. Lakin sandığım gibi olmadı. Aksine istenen kelimeyi anlayacağımız şekilde -en bariz örneği; yatak yerine tahta demesi gibi- yazsaydı cümlenin esprisi kaçabilirdi. Eserde kaynağı ne olursa olsun ''Güç''e karşı başkaldıran, hoyratça kükreyen şarkılar mevcut. Tanrıya ve insana başkaldırısını sürrealist bir yaklaşımla ele alıyor. Bu şarkıların aktarım şekli ise düzyazı-şiir niteliğinde. Öylesine bir aktarımda olması gereken çeviri yöntemini seçmiş bana göre çevirmen. Bazı yerlerde bu yöntem fazlaca düşündürtüyor acaba kastettiği bu muydu şu muydu diye. Düşünüzde birden fazla kapı açılabiliyor. Kapının ardından başka bir kapı aralanabiliyor. Çeviri kokan bir metin ortaya çıkarmasını da kendi dilinde yabanıl ve azgın bir metni Türkçe'de ehlileştirmenin haksızlık olacağı şeklinde ifade ediyor. Şarkılardaki alaycı dili vurguyla ön plâna aktarmak için de Osmanlıca sözcüklere başvuruyor.
Bu kitap bambaşka bir şey olmuş. Adeta bir tablo... Ve o tabloya içinde barındırdığı hırçın, isyankâr ve karanlık duyguların renklerini resmetmiş. Resmetmekle de kalmayıp zihnimize bilhassa kendisi zorla nakşediyor ilmek ilmek. Şarkılara başladığınız anda tiyatro sahnesine adım attınız demektir. Zira dönem tiyatrosunda kostümleri kuşanıp nidalar atıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Bu bir tirat ya da bir tını eşliğinde sergilenen balat şekline bürünüyor akışa göre. Şaha kalkıyor adeta tüm kelimeler ve içinizdeki her duyguya tekme atarak coşturuyor sizi. Lakin beklemeyin öyle güzel sözler, hoş nağmeler bu eserden. İyiliği bir çare olarak benimsetmek amacıyla umutsuzluğu dile getiriyor yazar. Karanlık duygularla batırıyor siyah mürekkepli hokkasına divitini, aydınlığı çıkarmayı da biz okurlara bırakıyor. Kullandığı her kelime sanat kokuyor. Sadece karanlık ve biçare duyguları işlemesi bana Edgar Allan Poe'nun kitabındaki ifadesini anımsattı. Kara Kedi kitabında tiksinç ve karanlık duyguların da ele alınması gerekiyor demişti.
Tefrika roman yöntemi de kullanılarak bu kadar geniş kapsamlı bu şaheser 22 yaşında bir yazarın kaleminden çıkıyor ve 24 yaşında da intihar etmiş.
Çok etkilendim şarkılardan ve bu eserden. Çok fazla rahatsızlık duyacak olanlar da olacaktır elbet işlediği hassas konuların bu kadar vurdumduymaz bir hoyratlıkla ele alınmasından. Lakin bu ifadelerin fevkaladeliği gerçeğini değiştirmiyor. Keza kitabın etkileyiciliğini de.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2421
Konum: Utopia
İletiTarih: 31 Mayıs 2017, 01:55

[Biri, Hiçbiri, Binlercesi/Uno, Nessuno E Centomila, Luigi Pirandello, Çeviri: Nazlı Birgen-Birgül Göker,
Aylak Adam Yayınları, 2. Baskı, Ekim 2015, İstanbul, 234 Sf]

Luigi Pirandello 1934 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış yazarlardan biri. Bu eserinde insanın varoluşu ve kimliği üzerine yazıyor. Romanın kahramanı Vitangelo Moscarda'nın her zamanki gibi ilerleyen hayatı, karısının bir gün kendisine sorduğu ve burnun sağa doğru eğriliğinden bahsettiği o alelade soruyla altüst olur. İşte tam da bu soru yüzünden burnunun eğriliğine odaklanmakla başlayıp her gün git gide kendini daha da sorgulamaya ve parçalara bölmeye başlar. Kendini bulma arayışına girer. Bunu yaparken gördüğü herkesin fiziksel kusurlarını da yüzüne vurarak virüs gibi diğerlerine de bulaştırır bu varoluş sorgusunu. Şu soruları sormakla başlıyor kendisine: ''Moscarda kimdir? Kendi gördüğü mü yoksa başkalarının gördüğü mü?'' Kişilik bölünmesinin acımasızca ama mizahi bir yaklaşımla anlatıldığı eserde Vitangelo Moscarda adı bir süre sonra zihninizde Gregor Samsa gibi yer ediniyor. Kitabı okurken dikkat edin çünkü her an Vitangelo'nun sorduğu sorularla karşı karşıya kalıp kendi varoluşunuzu sorgulamaya başlarsınız: ''İnsan bir midir, hiç midir yoksa binlerce midir?'' (:

Kitaptan bir alıntı da bırakayım şuraya:

Alıntı:
"Oysa ben alışılmadık, yepyeni bir biçimde yalnız kalmak istiyorum -ki düşündüğünüzün tam tersi bir yöntemden bahsediyorum: Yani ben olmadan ve işte bu yüzden, yanımda bir yabancıyla yalnız kalmaktan.
...
Yalnızlık asla sizi de kapsamaz; sizi daima dışarıda bırakır ve sadece çevrenizde yabancı birinin var olmasıyla mümkündür: Nerede ve kiminle olursanız olun, tamamıyla yok sayılmalı ve siz de etrafınızdakileri tamamıyla yok saymalısınız ki arzu ve duygularınız kaygı verici bir belirsizlik içinde yitik, havada öylece asılı kalabilsin ve kendinizi kanıtlama arzunuz tamamen ortadan kalkarken, bilincinizin içtenliği de yok olsun. Sadece kendisinin yaşadığı, sizinse var olduğuna dair en ufak bir iz veya sese rastlayamayacağınız bir yerdedir gerçek yalnızlık ve nitekim orada yabancı olan da sizsinizdir. "


Ben kitabı ve üslubunu çok sevdim. Sadece elimdeki basımda biraz fazla yazım hatası vardı. Eğer kendinizi ve varoluşunuzu sorgulayan biriyseniz Vitangelo Moscarda size çok tanıdık gelecektir.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2421
Konum: Utopia
İletiTarih: 01 Haziran 2017, 21:54

[Güneşli Gece, Nodar Dumbadze, Dedalus Kitap, Çeviri: Fahrettin Çiloğlu(Gürcüce Aslından), 1.Baskı, Şubat 2015, İstanbul, 230 Sf.]


Gürcü Edebiyatı'ndan okuduğum ilk eser. Fahrettin Çiloğlu tarafından Gürcüce aslından çevrilerek okurlara kazandırılmış. Kitabın arka kapağındaki şu yazı dikkatimi çektiği için aldım bu eseri: ''Ekşi'de, hakkında sadece iki entry de olsa, yaklaşık otuz yıl önce bir romanı Türk okuruna ulaşmıştı.'' Otuz yıl sonra Türk okurlara yeniden kazandırdığı eseri ''Güneşli Gece''. Açıp Ekşi'ye baktım kaç entry olmuş diye. Ekşi yazarlarından biri kitabın arkasındaki sitemkâr tanıtımdan dem vurarak bir şikâyeti daha dikkate aldıklarını belirtmiş.

Kısaca kitabın konusundan bahsedecek olursam:
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından hikâyenin ana kahramanı olan Teimuraz'ın(Kitapta bu isim toplam 6 farklı şekilde telaffuz ediliyor.) sürgünden sonra Tiflis'e dönmesi üzerine yaşadıklarını konu ediniyor. 12 yıllık sürgünün ardından annesiyle yaşadığı ilk karşılaşma, o yabancılaşmayla verdiği mücadelesi lirik bir hüznü anımsatıyor. ''Merhaba oğlum!'' diyen bir annenin 12 yıllık özlemle beklediği karşılık ''Merhaba hanımefendi!'' olmamalıydı. Oğlunu ölesiye özlemiş annenin bir umut dayandığı o özlem duygusunun ağırlığı insana karabasan gibi çöküyor. Araya sıkıştırmış gibi olacağım ama yazarın sanırım en sevdiğim yanı duyguları coşkulu işlerken uzatıp da süründürmüyor oluşuydu. Hayatı anlatılan Temo olmasına rağmen diğer kişiler de o oranda hikâyesiyle yer alıyor. Ana kahraman bastırılmıyor diğerlerinin hikâyesi anlatılırken. Ama diğerleri de ötelendirilmiyor. Aradaki dengeyi iyi kurmuş. Kitap, içinde barındırdığı ana konunun başlığı atılmış bölümlerden oluşuyor. Bu bölümlerin başlığı içindeki hikâyenin sinyalini veriyor. Betimlemeler, tanımlamalar, eleştiriler fazlaca yer alıyor. Sanki bulunduğu şehirde daha önce hiç yaşamamış gibi anlatıyor bazen şehri, insanları, şehri oluşturan dekorları. Mesela denize ve güneşe dair yepyeni bir tanım getiriyor. Bir fünikülerden iki gökyüzü betimleyip arasında yaşıyor. Onun betimlediği o zaman diliminde yeryüzü yok, sadece gökyüzleri var. Âşık olmadan önceki her şey anlamını yitiriyor ve bambaşka anlamlar kazanıyor. Her türlü sevgiyi tadıyor. Fazla acı çekmiyor ama. İki kadını seviyor. İlkinden ayrılışları sancılı olmuyor. İkincisini çok seviyor ama. Sürgünden sonra değişen kendinden ötürü etrafındaki her şeyi de değiştiriyor. Her şeyi sıfırdan öğrenen çocuklar gibi yeniden inşa ettiği dünyasını tarif ederken seçtiği metaforlarla bezeli anlatısı insanda capcanlı hisler uyandırıyor. Yazarın anlatım tarzı karmaşık değil. Öyle afili cümleler de kurmuyor. Yalın, dupduru bir anlatımla insanda bahar havası uyandırıyor. Anlatması gerekeni de hiçbir görüşe zarar vermeden, kimseyi kayırmadan, ırkçı söylemlere yol açmadan anlatıyor. Bu farklılıkları karakterlere yerleştirmiş. Misal; Guram adlı arkadaşı gözü kara, mert ve gamsız biri. Birkaç karakterden dahi ayrı roman çıkarmış aslında ama kitaba sığdırdığı kadarıyla bile iyi işlenmiş hikâyeleri. Eleştirdiği, hicvettiği yönleri de fazlaca mevcut. Sade anlatımını sisteme, eğitime, çocuklara bakışına ilişkin münazarayla derinleştirip kapsamını genişletiyor. Özellikle öğrencilere ve çocuklara tek bir açıdan baktıklarına, giyim kuşama göre insana biçilen değere ve bunun gelişmişlik düzeyine engel teşkil ettiğine, eğitim sisteminin nasıl işlediği ve nasıl işlemesi gerektiğine, suçluların topluma kazandırılmasının ne derece önemsendiğine, insana olan güvenin hangi sınırda olması gerektiğine ilişkin sorgulamalar çok yerinde ve ders verir nitelikteydi. Yergisini yaparken keskin yerlere dokundurmasına rağmen ince mizahı ve arabulucu ifadesiyle o keskinlikleri bilemiş oluyor. Hitler'in Stalin'le olan ilişkisine de bir piyes aracılığıyla değinmiş. Anlatım itibariyle yazarın çok naif bir anlatımı var. Tek yanlı değerlendirmemiş hiçbir şeyi. Karşıt taraf açısından da ele almış. O yüzden kitap bir anlatıcıyla ilerlese de daima münazara niteliği taşımakta. Değişen koşullar yeniden tanımlanırken zıtlarıyla birlikte ama kitabın farklı kısımlarında ele alınıyor. Misal; âşkı ve âşık olduğu dönemi tarif ederken sadece duyduğu mutluluğu anlatmıyor, olumsuz yanını da tasvir ediyor.

Kitabın tasarımının neden öyle olduğunu da arka kapakta belirtmiş. İlk başta çok renkli görünmesine rağmen tüm şehri ayakları altına almış bir yaylayı kaplayan çiçeklerin rüzgâr eşliğinde öte beri sallanması belirdi gözümde. Kapağında da serpiştirilmiş çiçekler var zaten. Ama kitapta bahsini ettiği denize düşen Ortanca çiçeklerinin resmedilmesiymiş. Sarı hilalin denize düşen çiçeklerin arasındaki sarı dalgalı yansıması da ''Güneşli Gece'' diye addedilen gecenin güneşi ve yakamoz sanırım. Keyifle okudum. Diyaloglar kısa, öz ve tadındaydı. Dokundurmaları da güzel kamufle edilmişti. En çok hoşuma gidenlerden biri ''Anne'' kavramının ''Tanrı'' ile yapılan benzetmesiydi. O kısım kitabı okuyunca ya da en azından alıntılardan daha iyi anlaşılır. Diğeri de ölüm üzerine yaptığı tanımlamaydı. Bu kısımlar daha vurguluydu.


[Cebi Delik/Hand To Mouth, Paul Auster, Can Yayınları, Çeviri: Seçkin Selvi, 6. Baskı, Nisan 2015, İstanbul, 136 Sf.]


''Yazar olmak, doktor ya da polis olmak gibi bir ''meslek seçimi'' değildir. Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve başka bir işe yaramayacağın gerçeğini de bir kez kabullenince ömrünün sonuna kadar uzun, çetin bir yolda yürümeye hazırlıklı olman gerekir.'' Ta ilk paragrafın içindeki bu alıntının üzerimde oluşturduğu uzun soluklu etkiyi tarif edemem. Bir hayaliniz var; yazar olmak. Lakin yazarlığın size uzun vadede bir getirisinin olmayacağının da farkındasınız. Ya çifte yaşam sürmeyi kabul edeceksiniz ya da kemeri sıkıp artık kemerde açacak delik kalmayana kadar yazdıklarınızı kıymetlendirecek bir arayışın peşinde koşacaksınız.

Paul Auster, yazar olma sürecindeki mücadelesini konu ediniyor bu eserinde. Bizim bir çırpıda yazdıklarını okuduğumuz, puanladığımız beğendim beğenmedim diye kestirip attığımız bir yazarın otobiyografisinin şu 100 küsur sayfaya nasıl sığdığını göreceksiniz. Sığar elbet. Cebi delik çünkü, yukarıdan atıyorsunuz aşağıdan düşüyor. Bir eserin oluşum sürecini en talihsiz hâlleriyle; ''Elimi attığım her şeyin kuruduğu bir dönem.'' diye nitelendirdiği hâlleriyle görüyoruz. Çaldığı her kapı yüzüne kapanıyor. Ailesiyle işler karışık, işin içine gönül meselesi de girince iyice nefes aldığı alan daralıyor. Karşılaştığı yenilgilerle insan nereye kadar başa çıkabilir, ya da sonucunu öngördüğü bir hayali nereye kadar sürdürebilir? ''Sonuna kadar.'' diye cevap veriyor Paul Auster. ''İlle de şuyum buyum eksik olmasın diye bir derdim yoktu, yoksulluktan da korkmuyordum. Tek istediğim, becerebileceğime inandığım işi yapma fırsatını yakalamaktı.'' Diyor başka alıntısında. Bu düşünceyle çıkıyor yola. Lakin paranın kuvveti onu her seferinde yere seriyor. Defalarca kez yazdıkları kabul görmüyor. Parasız kalıyor. İstemediği tonlarca geçici işler yapıyor. Kıt kanaat geçinmesine yeterli olandan fazlasında gözü olmadığı için ona göre hesabını yaparak adım adım ilerlemeye devam ediyor. ''Artık kitaplardan söz etmek değil kitapları yazmak istiyorum.'' Diyor diğer alıntısında ve bu âşkla yanıp tutuştuğunu gösteriyor. Bir yazarın yazar olma sürecindeki yenilgilerini, yitiklerini okudukça insan okuduğu üç beş sayfanın altında eziliveriyor. Bu kadar zorluğun, bu kadar çaresizliğin, bu kadar yenilginin içinde tek başına dirilerek yazmış; dirilişinde elinden tutan hiç kimsesi olmamış diyorsun. Bunları yalın ve etkili bir anlatımla aktarıyor. Lakin kapsamlı ve derin tahliller de yaptırıyor insana. Seni bir şekilde yaşantısına dahil ediyor. Sadece yazmakla ve yazdığını kabul ettirme mücadelesiyle bitmiyor yazarlık. Zamana da karşı mücadele vermek icap ediyor.

Paul Auster'ın hayatında başına gelebilecek her şeye karşı içinde ufacık da olsa koruduğu umudu mu onu ayakta tutuyordu, yoksa yazarlığa duyduğu vazgeçilmez tutkusu mu bilinmez. Ama sonuna kadar direndiğini gördüm, onun yaşantısında onun adımlarına basarak yürüdüm bu kitapta. Olanı anlatıyor, olması gerekenlerle vakit öldürmüyor. Yaşadıklarını, ailesel ve çevresel sorunlarını, parayla ve güçle olan mücadelesini gerçekçi hâliyle ve tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Çoğu eser bırakanlar, adlarını oldukları dönemde değil de sonrasında, yıllandıkça ya da öldükten sonra duyuruyor. Fazlasında gözü olmayan ve yazdığı eseri görünür kılacak ufacık bir imkâna kavuşan birinin yaşadığı sevinci görünce insan sorun dediği şeyleri tekrar sorguluyor. Buna ilişkin Hisar Dergisi'nde Selâhattin Batu tarafından yazılan bir yazı okumuştum. Onu da iliştireyim:

''İnsanoğlu işini bitirmeden ölmez, yasa budur dünyada... Ölüm bizim aylaklaştığımızı, gücümüzün tükendiği günü bekler. Dikkat edin fikir, sanat adamlarına, o kahramanlara... Çoğu yapacaklarını yaptıktan sonra göçmüşlerdir. Hiçbir yemiş yarım kalmamıştır ağaçlarında. Çok genç yaşta ölenleri bile en güzel şiirlerini söylemişlerdir daha önce. Belki acele etmişlerdi kimileri, ya da bir kaza yenmiştir onları Camus gibi ama boş elle göçmemişlerdir dünyadan, asla... Ağaçlar içleri kuruyunca ölür, şairler içleri susunca...''

Her yazar gerek yaşadıklarıyla gerek kurgusuyla birilerine bir şeyler kazandırıyor ya da kazandırdıklarının kıymetini bilmelerini gösteriyor.

Son olarak kitaptan şu alıntıyı da eklemek istiyorum:
''Bize “herkese özgürlük ve adalet” kavramını öğretmişlerdi; oysa gerçekte özgürlük ile adalet çoğu kez birbiriyle çelişiyordu. Para peşinde koşmanın adil olmakla ilgisi yoktu; o konuda geçerli toplumsal
ilke “Her koyun kendi bacağından asılır,” görüşüydü. Bu piyasanın insanlıktan nasıl uzak olduğunu kanıtlamak istercesine, neredeyse bütün atasözleri de hayvanlar âleminden alınmıştı: kurtlar sofrası, insan insanın kurdudur, boğalar ve ayılar, batan gemiyi önce fareler terk eder, yaşamak güçlünün hakkıdır. Para, dünyayı kazananlar ve kaybedenler, sahip olanlar ve olmayanlar, diye bölmüştü. Bu, kazananlar için eşi bulunmaz bir düzendi; peki kaybedenler ne olacaktı? ''
Soralım o hâlde: ''Kaybedenler ne olacaktı ya da kaybedenler kimin umurunda?''

Dipnot: Uzun oldu biraz mazur görün, yazınca durduramıyorum kendimi. :/


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2421
Konum: Utopia
İletiTarih: 13 Haziran 2017, 18:08

[Babalar Ve Oğullar, Ivan Sergeyeviç Turgenyev, Sis Yayıncılık, İngilizce'den Çeviri: Yadigar Şahin, 4. Baskı, Ekim 2012, İstanbul, 288 Sf.]

Turgenyev'in nihilizmi işlediği ilk romandır. Nihilist akımının kurgu olarak bir romanda kullanılması edebiyat dünyası açısından büyük önem arz etmektedir. Romanda Turgenyev baba oğul arasındaki kuşak çatışmasını ve buna bağlı olarak ortaya çıkan fikir uyuşmazlığını ele alıyor. Bazarov ve Arkadiy adındaki iki arkadaşın aileleriyle olan fikirsel ve kuşaksal çatışmaları işlenmekte. Bazarov hiçbir otoriteyi kabul etmediği için Arkadiy'in amcası Pavel ile sürekli bir tartışma hâlinde. Bazarov bu ''hiç'' anlayışını duygularına da yansıttığı için ne sevdiği kadına duygularını doğru düzgün açabilmiş ne de onun aşkına karşılık verebilmiştir. Her şeyden öte babasının oğlu karşısında bu ''hiç'' yaklaşımından ötürü sürekli başı önde ve çekingen tavırlar sergilemesi kaçınılmaz olmuştur. Romanda nihilizmin insan ilişkilerindeki yansımalarının haricinde halkın oluşturduğu çeşitli tabakalara da değiniliyor. Bu tabakalaşma da romanın yazıldığı dönemin havalarını taşıyor bir nevi. Dokunaklı bir işleyişi var kurgunun. Sis Yayınları'ndan okumuş olmamın pek bir olumsuzluğunu görmedim çünkü çeviri bağlamında zaten orijinal dilinden değil de İngilizce'den çeviri söz konusu olduğundan birkaç çeviri hataları vardı. Ya da isimlerin yazılışı bağlamında yanlışlıklar vardı. İmlâ noktasında sıkıntı yoktu ama okurken duraksatmaya yol açacak yazım yanlışları yoktu. O yüzden kitabın işlediği konu sekteye uğramıyor. Tabii elimde bu yayın olduğu için bundan okudum tavsiyem orijinal dilinden çevirisi olan bir yayından yana.


[Ben Bir Başkasıdır, Arthur Rimbaud, Kırmızı Yayınları, Çeviri: Özdemir İnce, 1. Baskı, Ekim 2008, İstanbul, Sf: 232]

Rimbaud'un bu eserinde hayatı ve yazın hayatına dair geçirdiği evreleri ayrıntılı olarak ele alınıyor. Paul Verlaine ile yaşadığı ilişkisinden ailesel ilişkilere kadar anlatımı mevcut. Paul Verlaine ile Arthur Rimbaud arasındaki ateşli ve kırılgan o şairane ilişkileri hafızalara kazınıyor en fazla. Aralarında geçen mektuplaşmalar ve şiirsel ilişkinin neticesinde, 'cinsiyeti şiir olan şairler' diye anılmaktalar. Onun haricinde ''Şiir nedir? Şair kime denir?'' sorularını yorumlayan şiir tahlillerinden ve Rimbaud'un şiirlerinin felsefi tahlillerinden bahsediyor. Rimbaud'u, eleştirildiği iyi kötü hâliyle aktarıyor bu kitap. Şiirlerine konu edindiği hayatından yansımalarını en arı hâliyle görüyoruz. Özdemir İnce'nin de ekstra açıklamaları da fazlaca yardımcı oluyor eserlerini anlamamızda.


[Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Orijinal Adı: He Bus Driver Who Wanted To Be God, Etgar Keret, Siren Yayınları, Çeviri: Avi Pardo, 1. Baskı, Ekim 2010, İstanbul, Sf: 152]

Etgar Keret okumamıştım hiç lakin birkaç eleştiri yapıldı etrafımda o yüzden hem kara mizah yazısını hem de öykü olduğunu görünce okuma listeme almıştım. Salt kara ve karanlık öykü olsa sanırım daha fazla tatmin ederdi beni ama birkaç öykünün formu düşüktü. Başta zaten öyküler çok temelsiz ve sallantılı geldi bana. Sonra üzüntüyü, mutluluğu, sevgi ve saygıyı ve daha birçok duyguyu ya zıttı ile ele almış ya da hepsini bir kadrajda toplamış. Rahim öyküsünde olduğu gibi mesela. Neden bir annenin kıymetini anlamamız için böyle bir yöntem seçmiş ki dedim. Annesi kanser olduğu için rahmi alınan bir çocuğu anlatıyor bu öyküde; hüzünlü bir öykü temelde ama dış görünüşte absürd komedi gibi aktarılmış anlatı tarzı olarak. Tüm öykülerin orijinine olumsuz ve karanlık bir kavramı koyuyor(hastalık, aldatma, ölüm, cehennem gibi) ama sanki herkes neşeliymiş gibi aktarıyor. Müzede sergilenen bir rahim üzerinden betimlenen annenin kıymetinin bu şekilde aktarılması garip geliyor önce. Lakin yazarın kendine has, değişik ve yaratıcı bir hayal dünyası olduğunu düşünüp beğendim. Kara(noir) film izlerken bende hep şöyle bir hava oluşur: Kara filme konu olan başrol kişi ve filmin havası umursamazlık görünümlü umursarlık şeklindedir hep. Bu kitapta da öyle. Karanlık yönlere umursamazca bir bakış atılıyor gibi. Genel itibariyle öyküler yaratıcıydı. Avi Pardo bizden biri gibi ünlemler ve argolar kullanır çeviride genelde. Misal öykünün birinde ''Lamı cimi yok!'' demiş. Hiç yabancılık çekmedim çevirisinde, olaylar sanki kendi mahallemde gelişiyormuş gibiydi. Aşırı yerelleştirmeyi normalde doğru bulmuyorum ve kitabın yazarı Etgar Keret değil de Avi Pardo'ymuş gibi bir havaya yol açmış. Yine de istemsizce Avi Pardo çevirisini sevmeden edemiyorum. Öyküleri kısa kısaydı sadece son öykü uzundu biraz. Tüm öyküleri de ayrı tat bırakıyor insanda ama merakta da koyuyor olaylar tam olarak gelişmeden kesildiği için.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2421
Konum: Utopia
İletiTarih: 19 Haziran 2017, 17:40

[Bir Acıya Kiracı, Metin Altıok, Kırmızı Yayınları, 9. Baskı, Mayıs 2010, İstanbul, 469 Sf]


Bu haftaki konuğum bir şiir kitabı. Normalde tek solukta bitirmem şiir kitaplarını lakin Metin Altıok kitabın içinde kitaplar oluşturmuş, kendine has tarzıyla. Çünkü her bölümde ayrı anlatı tarzında şiirler mevcut o yüzden tek şiir kitabı okuyormuş gibi değil de birden fazla şiir kitabı okuyormuşum gibi hissettim. Şiirleri kapsayan bölümlerin işlediği başlıklar şöyle: Gezginleri ve gezginliğe dair hâllerin anlatıldığı ''Gezgin'' başlığı, tragedyalar, gazeller, soneler, hesaplı şiirler, resimli şiirler, kendini ve gerçekliği sorgulayan şiirler, dörtlükler, birilerine hitap eden şiirler, alaturka şiirler şeklinde. Ama en çok hesaplı şiirler hoşuma gitti. Çünkü şiirlerin belli bir formu var. Resimli şiirlerde kullandığı sembolik çizimler ise resimle şiirin metaforları arasında düşünceye salıyor insanı. Lakin tek beğenmediğim yönü şiirin akışına ''gülüm'' kelimesinin girmesi. Ne güzel anlatılmış duygular derken ''gülüm''ün hitap olarak kullanılması biraz külhanbeyivari havaya yol açıyor. Çok çeşitli şiirlerin şairi diyebiliriz Metin Altıok'a ve başucuna alınabilir kitap. Bu da hesaplı şiirlerinden bir alıntı:



_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İletileri göster:   
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 7. sayfa (Toplam 7 sayfa) [Bu başlıkta 128 mesaj bulunuyor] Sayfa:: « Önceki 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7
« Önceki konuSonraki konu »
 Forum Ana Sayfa » Genel Sohbet » Bir Fincan Kahve
Forum Seçin:  

Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız