Forum Ana Sayfa » Genel Sohbet » Bir Fincan Kahve
Okuduğumuz Kitaplar

Bölüm Yetkilileri: Moderator
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 7. sayfa (Toplam 7 sayfa) [Bu başlıkta 124 mesaj bulunuyor] « Önceki konuSonraki konu »
Sayfa:: « Önceki 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7
Yazar Mesaj
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2386
Konum: Utopia
İletiTarih: 30 Aralık 2016, 14:20

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Şubat 2016, 195 s.

BABA

Kitabın adı ''Kırmızı Saçlı Kadın'' değil mi? İnsanda şöyle bir his uyandırıyor: Ya bir âşk işlenecek ya da bir tablodaki kadın konu edinecek. En azından ben bu kitapla ilk karşılaştığımda gözümde böyle bir şey canlanmıştı. Yani ana temaya iştirak edecek olanı düşündürten konu bu olmalı. Ama değil.
Cem, babası evi terk edince Mahmut Usta adında biriyle kuyu işine giriyor. Su bulana kadar sürekli kazıyorlar. Bu konuyla giriş yapması hoşuma gitti. Mahmut Usta ile Cem'in arasındaki münasebet, Cem'in yazar olma isteği, akışa efsanevi, özellikle baba-oğul ilişkisini konu alan hikâyelerin konu edinmesi ana olaymış gibi yansıyor okuyucuya. Uzunca bir süre de böyle gidiyor. Kırmızı saçlı kadınla tanıştıktan sonra bile onun üzerinde durulur sanıyorsunuz ama boşuna o düşünceye kapılmayın çünkü kırmızılı kadın şöyle birkaç sayfaya serpiştirilip yüzeyde kaybedilmiş ve kitabın da bir ''kaygı'' gayesiyle oluşturulduğu hissi uyandırıyor.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve sadece üçüncü bölümde kırmızı saçlı kadına yer verilmiş; o da birkaç sayfa. Mahmut Usta daha bir aktif rol oynuyor kitapta. Hatta okurken gözümde sürekli bir anlatıcı olarak canlandı.
Ana tema baba kavramı. Babasız büyümeye devam eden Cem, Mahmut Usta'yı da bir baba gibi sahipleniyor. Baba-oğul arasındaki münasebetleri konu alan eserler olarak Kral Oidipus'tan ve Firdevsî'nin Şehnâme'sinden yararlanılmış. Oidipus, Rüstem ile Sührab ana temayı oluşturan temel dayanaklar. Bu şekilde mitolojik havayla işlenmesi kitaba her ne kadar bir nebze ruh katmış olsa da genel anlamda kitap ruhsuz. Okuyorsunuz, anlıyorsunuz, hayal dünyanızda şekillendiriyorsunuz ama o dünyaya dair herhangi bir ruhu hissetmiyorsunuz. Bu hikâyelerin çok fazla kitabın gidişatına işlenmiş olması kırmızı saçlı kadını sanki konuk oyuncuymuşçasına gölgede bırakıp kitaba dahil edip çıkartıyor. Kırmızı saçlı kadını hiç merak etmedim açıkçası kuyu işinin ve efsanelerin daha ön plânda ve etkileyici olmasından ötürü.
Kitapta ruhuma işleyen tek yer vardı o da babasıyla ilgili olan kısımdı. Cem'in babasıyla denizde yüzmeyi öğrenmeye çalıştığı yerde babasının boynuna sarılarak onun kokusunu tarif ediyor ya işte o kısımda kalbimden dışarı atamadığım sıkıştırılmış, boğazımda düğümlenen bir ağlamak peyda oldu. Babalarla ilgili hassas bir durumunuz söz konusuysa ya da ona bir kere bile sarılmamışsanız, kokusunu hiçbir zaman almadıysanız, aranızda daima iki yabancıymışsınız gibi bir mesafe varsa öylesine sade ama etkili bir benzetmeden etkilenmeniz mümkün. Yahut bir elin size uzanmasını istediğiniz bir vakitte ''Hadi kızım/oğlum, korkma, ben yanındayım.'' dememişse hiç babanız, yine o özlemle ve yalnızlıkla boğazınız düğümlenebilir.
Son olarak anlatımı usta bir kalemin elinden çıkmış gibi değildi. Sanki koşarak yazılmış da içine ruh katılmamış gibi yalındı, birkaç saate sıkıştırılmış bir film gibiydi. Hele o ''bazan'' kelimesini her okuduğumda duraksadım ve dikkatimi dağıttı. Ağdalı bir üslup kullanılacaksa bunun sırıtmayacak şekilde çoğu yerde kullanılması bana göre daha akıcı durur. Bu şekilde sadece bir tane kelimenin ön plânda olması akışı olumsuz etkiliyor. Kadın erkek ilişkili bir kitap umarken baba-oğul ilişkili, baba özlemi, babanın varlığının zorunluluğu gibi konular çerçevesinde bir anlatım söz konusu. Beni tatmin etmedi kitap açıkçası.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2386
Konum: Utopia
İletiTarih: 02 Ocak 2017, 06:18

[Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer, Thomas Catchcart & Daniel Klein,
Çeviri Algan Sezgintüredi, Aylak Kitap, 8. Baskı, İstanbul, Kasım 2010, 190 Sayfa]


FELSEFESPRİ

Adı dikkatimi çektiği için almıştım kitabı. Bir de ornitorenkler bana pek bir sevimli gelmiştir. Telaffuz ederken gülümseyesim geliyor nedense. Kitabı görünce neden o kadar hayvan içinden ornitorenk diye merak ettim, ornitorenkle-bar arasında nasıl bir felsefe kuracak ki dedim. Kitaba başlayınca gözüm direkt ornitorengi aradı açıkçası ama ilerledikçe sahneye hemen çıkmayacağını farkettim.
Felsefeye mizahi yönden yaklaşmış bu kitap. Espritüel örnekleriyle soyut tanımdan oluşan terimleri bir anlama oturtmaya çalışmış ve buna da felsefespri demiş iyi de demiş. Severim kelime oyunlarını. İçinde yer alan çoğu örnekleri biliyordum o yüzden komik karşıladığım sadece bir iki örnek vardı. Okunması kolay, zevkli bir anlatım metodu olmuş. Stand-up gösterilerinin kitaplaştırılmış hâli yani. Kitabın sonundaki kronoloji ve sözlük detayı da iyi düşünülmüş. Esprili örnekler felsefenin zınk diye oturtulduğu yani etkili vuruşun sergilendiği parçası oluyor. İçindeki öğretileri anlaşılır kılmak için sayfalar arasında bir seyahate çıkartıyorlar sizi. Çoğu kez filozoflarla tanışıyorsunuz, doğal olarak. Yürüdükçe David Lynch'in Mulholland Çıkmazı'nda buluyorsunuz kendinizi. Ya da bir müzisyenin yanında ruhunuzu dinlendirirken.
Sonuç olarak kıyafetiniz üstünüze oturmuyorsa siz onun üstüne oturun diyor ve kitabı okuyacaklar için de ''Bon Appétit!'' diyorum.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2386
Konum: Utopia
İletiTarih: 09 Ocak 2017, 23:31

Filozofun Mutluluk Seyahatnamesi(Epikuros'la Felsefi Yolculuklar), Daniel Klein, Aylak Kitap,
Çeviri Algan Sezgintüredi, 1. Baskı, Mart 2013, İstanbul, 153 Sayfa

NASIL İHTİYAR OLUNUR?

Kitabın ana teması ''Nasıl İhtiyar Olunur?'' ya da ''Nasıl İyi Bir İhtiyar Olunur?''.
Bir insan ihtiyarlığını nasıl geçirmeli sorusunu yönelterek başlıyor seyahatine yazar. Yaşam, ölüm, sevgi kavramlarından çok bunun ihtiyarlıkla ilintisine değiniyor. Her bölümde ihtiyarlığı farklı bir ''iyi'' çağrışımıyla ele alıyor. Hayatın alışılagelmiş dizilimini - doğ, büyü, olgunlaş, ihtiyarla, öl - bir kenara atarak güzel ihtiyarlamaya odaklanmamızı söylüyor. Kişi, kendi yaşam dizilimini kendi kurabiliyor diyor aslında. Yaşantımıza konduracağımız hazları ararken birçok bilimadamı, psikolog ve filozoflardan yararlanıyor. İhtiyarlığın çocuksuluğundan, bilgeliğinden, cinsellik üzerindeki etkisinden ve sona yaklaştığı dönemin yansımalarından ''ölüm'' bahsederken bu konudaki filozofları esin kaynağı seçiyor ve onların görüşlerine katıldığı katılmadığı çerçevede konuyu ele alıyor.
Kitaba başladığımda felsefesi yapılan temel taşın ihtiyarlık olması nedense ihtiyarlığın o otantikliğini yansıttı bana. En sevdiğim bölümü ise ihtiyarların oyun oynaması bölümünü işleyen kısmıydı. İçimizdeki çocuğu her daim oynatalım diyor. İhtiyarları da bu düşüncesi çerçevesinde bir hayli oynatıyor. Çok keyif aldım o kısımdan ama kitap Platon'un kolunda ornitorenkle bara girmesi kadar çekici değildi. Onun yanında biraz daha temposu düşük ve pasif kalıyor.
İhtiyar dedik de küçük bir anı çerçevesinde konuyu kitaptaki bir yaklaşıma bağlayayım. Dedelerimiz ve haminnelerimiz yaşlandıkça daha çok konuşmaya başlar. Hatta insanın sabrını bir hayli sınarlar. Benim haminne de öyle. Sürekli ardı arkası kesilmeyen bir muhabbete başlar. Geçmişten bahseder. Aralıksız soluksuz anılarını anlatıp durur. Yetmezmiş gibi tekrar başa alıp bir daha anlatır. Bir daha bir daha derken sonunda yorulup uyuyakalan ben olurum. Sanırım ben uyuduğum vakitte bile anlatmaya devam ediyormuş. Halbuki saatlerce konuşan babaannem iken yorulan ben oluyorum. Sayesinde kendimi daha yaşlı hissediyorum ve babaannem hep gözüme dinç geliyor o vakitlerde. Peki neden hep geçmişten bahsederler? Çoğu ihtiyarlar öleceğiz artık vaktimiz geldi gibi karamsarlığa düşerken benim haminne sürekli geçmişini yâd eder bunu üstelik büyük bir hazla yapar. Yazar da benim sorduğum soruyu sorup cevap vermiş bu kitabında. Diyor ki; umuttan çok anılarla yaşar ihtiyarlar. Umut, geleceğe işaret eder, geleceğe özgüdür. Halbuki onlara hayattan ellerinde kalan upuzun bir geçmiştir, gelecekten ziyade. Bu yüzdendir ihtiyarların geçmişten bahsedip gevezelik etmeleri.
İhtiyarların vakitten bol neyi var ki yapacakları bir şeyleri olmayınca sıkılıp dururlar. Sürekli bir uğraş ararlar ama uğraşı ararken yorulup yine sıkılırlar. Hatta bazen atarlanıp onca ihtiyarlayacak insan varken neden ben diye de sorgularlar. Can sıkıntımın sebebini buldum, ihtiyarlıkmış diyor yazar. Sanırım benim de ihtiyarlıktan muzdarip imiş can sıkıntım.
İhtiyarlığa dair hazzı aramadaki seyahatinde yazar yediğim içtiğim bana kalsın dememiş yediği her şeyi de yazmış. Kitabın bir yerinde ''karnım aç'' diyor halbuki karnı aç olması gereken biziz. Toksam da aç oldum sayesinde, satırlar arasında dolandığım vakitler boyunca.
Açım ben!
Gelelim çevirmene ve anlatım tarzına. Bu çevirmenden okuduğum ikinci kitap. Çevirmeni biraz araştırdım önceki çevirilerinden ötürü bir hayli taşlanmış. Lakin kitapta gördüğüm kadarıyla sade bir dili vardı. Anlaşılırdı. Ama bazı cümleler bir hayli bozuktu. Anlatım bozukluğu desem o da değil anlatım bozukluğunda bile insan ne dendiğini cümle bozuk olsa bile anlar ama bunda cümleyi çevirmiş de toparlamadan bırakmış gibi anlamsızcaydı. Öyle birkaç cümle var. Yazarın, anadili olmayan dilimdeki dilbilgisi ve cümle hatalarımı eşim düzeltti demesine bakılırsa çevirmenin anlaşılmaz cümlelerinin sebebi anadilde hatalı kalmış cümleden kaynaklanıyor da olabilir. Çoğu cümleler teşbihten oluşuyor ve bir kısım teşbihleri beğendim.
Son okuduğum ve hâli hazırda okumakta olduğum kitapla birlikte toplam dört kitaptır Kral Oedipus geçiyor kitaplarda. Kral Oedipus'u okumuş kadar oldum sanki. Ne tesadüftür ki okuduğum kitaplar ve izlediğim filmler birbirleriyle bağlantılı denk geldi. İzlediğim Serpico filminin müziğini yapan Mikis Theodorakis'i de bu kitapta görmek bir ayrıcalıktı. Frank Sinatra albümüne de felsefik bir seyahate çıkıyorsunuz.
Sonuç olarak, kendimi çok ihtiyar hissediyorum artık. Smile


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
THEMİS

Çekik Gözler
Çekik Gözler
Kayıt: 30.09.2012
İletiler: 2386
Konum: Utopia
İletiTarih: 27 Ocak 2017, 17:28

[Maldoror'un Şarkıları, Comte De Lautreamont, Kırmızı Yayınları,
Çeviri: Özdemir İnce, 1.Baskı, 2008, İstanbul, 320 Sayfa]

Öncelikle çevirmenden bahsetmek istiyorum. Özdemir İnce zaten kitabın içinde de açıklamasını yapmış çeviri kokan çeviri yaptığının. Normalde çeviri kokan çeviriler anlatımı bayağılaştırır. Bir parça çevirmen yorumu serpiştirilmesi gerekir ki motamot cümle çevirilerinden arınsın ifadeler ve salınabilsin dizelerde duygular rahatlıkla. O yüzden çeviri kokan çeviri yaptım dediğinde biraz tereddütlü yaklaştım. Lakin sandığım gibi olmadı. Aksine istenen kelimeyi anlayacağımız şekilde -en bariz örneği; yatak yerine tahta demesi gibi- yazsaydı cümlenin esprisi kaçabilirdi. Eserde kaynağı ne olursa olsun ''Güç''e karşı başkaldıran, hoyratça kükreyen şarkılar mevcut. Tanrıya ve insana başkaldırısını sürrealist bir yaklaşımla ele alıyor. Bu şarkıların aktarım şekli ise düzyazı-şiir niteliğinde. Öylesine bir aktarımda olması gereken çeviri yöntemini seçmiş bana göre çevirmen. Bazı yerlerde bu yöntem fazlaca düşündürtüyor acaba kastettiği bu muydu şu muydu diye. Düşünüzde birden fazla kapı açılabiliyor. Kapının ardından başka bir kapı aralanabiliyor. Çeviri kokan bir metin ortaya çıkarmasını da kendi dilinde yabanıl ve azgın bir metni Türkçe'de ehlileştirmenin haksızlık olacağı şeklinde ifade ediyor. Şarkılardaki alaycı dili vurguyla ön plâna aktarmak için de Osmanlıca sözcüklere başvuruyor.
Bu kitap bambaşka bir şey olmuş. Adeta bir tablo... Ve o tabloya içinde barındırdığı hırçın, isyankâr ve karanlık duyguların renklerini resmetmiş. Resmetmekle de kalmayıp zihnimize bilhassa kendisi zorla nakşediyor ilmek ilmek. Şarkılara başladığınız anda tiyatro sahnesine adım attınız demektir. Zira dönem tiyatrosunda kostümleri kuşanıp nidalar atıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Bu bir tirat ya da bir tını eşliğinde sergilenen balat şekline bürünüyor akışa göre. Şaha kalkıyor adeta tüm kelimeler ve içinizdeki her duyguya tekme atarak coşturuyor sizi. Lakin beklemeyin öyle güzel sözler, hoş nağmeler bu eserden. İyiliği bir çare olarak benimsetmek amacıyla umutsuzluğu dile getiriyor yazar. Karanlık duygularla batırıyor siyah mürekkepli hokkasına divitini, aydınlığı çıkarmayı da biz okurlara bırakıyor. Kullandığı her kelime sanat kokuyor. Sadece karanlık ve biçare duyguları işlemesi bana Edgar Allan Poe'nun kitabındaki ifadesini anımsattı. Kara Kedi kitabında tiksinç ve karanlık duyguların da ele alınması gerekiyor demişti.
Tefrika roman yöntemi de kullanılarak bu kadar geniş kapsamlı bu şaheser 22 yaşında bir yazarın kaleminden çıkıyor ve 24 yaşında da intihar etmiş.
Çok etkilendim şarkılardan ve bu eserden. Çok fazla rahatsızlık duyacak olanlar da olacaktır elbet işlediği hassas konuların bu kadar vurdumduymaz bir hoyratlıkla ele alınmasından. Lakin bu ifadelerin fevkaladeliği gerçeğini değiştirmiyor. Keza kitabın etkileyiciliğini de.


_________________
Justitia fiat, ruat coelum. Fiat justitia, pereat mundus.


 Kullanıcı bilgilerini göster Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et Alıntıyla Cevap Gönder Başa dön 
İletileri göster:   
Yeni Konu Gönder   Cevap Gönder 7. sayfa (Toplam 7 sayfa) [Bu başlıkta 124 mesaj bulunuyor] Sayfa:: « Önceki 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7
« Önceki konuSonraki konu »
 Forum Ana Sayfa » Genel Sohbet » Bir Fincan Kahve
Forum Seçin:  

Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki iletilere cevap veremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumdaki iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız